Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 214. Sayı >> SÖYLEŞİ >> Hattat Hasan Çelebi ile “Mihrap ve Kalem Aşkı”

Hattat Hasan Çelebi ile “Mihrap ve Kalem Aşkı”

Hasan Çelebi’den Hattın Çelebisi’ne geliş serüveninizi anlatır mısınız?

1937’de Erzurum’un Oltu ilçesinde doğdum. Hayatımın 15 senesi köyde geçti. O dönemde köyümde ilkokul yoktu. Ben de hafızlık yaptım. Allah rahmet eylesin, dayım hocamdı, aydın fikirli bir insandı. Ancak o zamanlar matbuattan bir şeyin köylere ulaşması kolay değildi. Ayrıca hem alım gücü hem de okuyan yoktu. Dayım en eski gazete sayfalarını hafızlık yaptığımız mekânın duvarlarına çivilerle çakar, bize; bu yazılara baka baka yazıyı öğrenirsiniz, bu ileride sizin işinize yarar derdi. (1941-1942’li yıllar) O gazete sayfalarından harfleri tanıyarak cümleleri okumaya çalışıyordum. Böylelikle okumayı öğrendim. O zamanlar ne büyüklerimiz ne biz okuyup-yazmanın önemini kavramış değiliz. Okumak, askere gidince mektup yazmak, gelen mektupları okumak şeklinde anlaşılırdı. Mektupların okunup dinlenmesi âdeta bir törene dönüşürdü. Köye gelen mektupları dayım okur, mektubu olanlar gayet müeddep bir şekilde dinler, hüzünlü ise birlikte ağlanır, sevinçli ise birlikte gülünürdü. Bir de devletle olan işlerde okur-yazar ihtiyacı hissedilirdi. Bizim de okuyup-yazmaktan anladığımız bu idi. Daha ilerisini düşünemediklerinden okuma-yazma biliyorum diye babam beni okula göndermedi. Ağabeyim okuma-yazma bilmediği için üç sene okula gitti. Üç sene sonra bir fırtına okulun çatısını uçurdu ve okulu tatil ettiler. O zaman kiremit v.s. yok. Okul tekrar açılıncaya kadar birkaç sene daha geçti. Zaten köylere de rençberlikte çalışacak adam lazım. Bu da bahanesi oldu.

İstanbul sevdası nasıl düştü içinize?

Hafızlığı bitirdim, 1951’de hafızlık cemiyeti yapıldı. İstanbul’a gitme sevdası o zamanlar düştü içime. Hafız olmam yol açıcı oldu yani. Dayımın oğlu İstanbul’da askerdi. O da hafızdır. O zamanlar Sultanahmet’in imamı Narmanlı Şerafeddin Efendi’yle tanışmış ve benden bahsetmiş, o da, getir demiş. 1954’te İstanbul’a geldim, medreselerde hafızlığımı kuvvetlendirdim. Sonra dayımın oğlu terhis oldu. O da Çinili Camii Medresesi’nde yer buldu. Selimiye İmamı Tahsin Efendi’den de okumaya başladı. Ben de beraber okumak istedim. Geliş o geliş. Altı ay Çinili Medrese’de kaldım. Selimiye imamından da talim okuyordum. Bu esnada müezzinlik imtihanı açıldı imtihana girdim, 1956’da müezzin oldum. Mihrimah (İskele) Camii’nde müezzinliğim 8 ay sürdü. 1957’nin Nisanında askere gittim. Askerlikten sonra Üsküdar Müftüsü İbrahim Elmalı Hoca Efendi ki, daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı yapmıştır, müktesebatıma binaen Nasuhi Camii’ne tayinini yapalım dedi, oraya imam oldum. Nasuhi Camii o zamanlar vakıflara bağlı idi. Diyanet’ten görevli alırlardı. Caminin gelirleri olurdu, o gelirlerden şart-ı vakıfta ne varsa ona göre görevlilerin maaşları mütevelli heyeti tarafından verilirdi. Az maaş alırdım ama şikâyetçi değildim. İhtilâl (27 Mayıs 1960) olunca vakıflardan alınan maaşlar kesildi, arkadaşların hepsi maaşsız kaldılar. Erzurum’a gitmiştim, maaşlar kesilince dönemedim. Köyde iki ay kaldım, canım sıkılıyordu. Artvin’in Yusufeli kasabasında yeniden imtihana girdim. Orada üç sene müezzin olarak vazife yaptım. 1963’ün Temmuzunda tekrar İstanbul’a gelmek üzere teşebbüste bulundum. Abdullah Efendi (İbrahim Elmalı’nın yanında yazıcı iken sonra Müftü olan) ile temas kurdum. Dilekçeme olumlu cevap verildi ve tekrar İstanbul’a döndüm. Ne hik- mettir, tekrar gelişim yine vakıflara oldu. Üsküdar Sultan Tepesi Mehmet Said Efendi Camii bilahare Şeyh Camii derken nihayet Fıstıkağacı Selami Ali Camii'ne nakloldum ve 1987'de emekliye ayrılıncaya kadar burada vazife yaptım.

Hat çalışmaya nasıl başladınız?

İstanbul Kur’an’ın yazıldığı şehir. İmamlık yaptığım Nasuhi tekke, dergâh, her tarafı yazı dolu. Eskiden bu yazılar daha ziyade dergâhlarda olurdu. Onlara hayran hayran bakıyorum. Sultantepe’de, Bülbüldere Camii’nin karşısında Araçlı Taşçı Yusuf usta mezar taşları yazıyor, gidip-gelirken ona bakıyorum. Bir gün bana; “hemşerim, mezar taşı mı yaptıracaksın?” diye sordu. Yazıya meraklıyım, onun için bakıyorum, dedim. Hoş bir gülüşü vardı, güldü. Bunları yazan usta buraya gelir, seni tanıştırayım dedi. Nerden nereye. Mezar taşı ne nasiplere vesile oldu benim için.

Yusuf usta, ertesi gün bana çırağını gönderdi, geldim ki Hamid Aytaç Bey orada. Şevki Efendi’nin “küllema dehale aleyha zekeriyye’l-mihrab” yazısını taşın üzerine geçirmeye çalışıyor, ama taş rutubetli, kâğıt rutubetli, bir türlü yazıyı oraya geçiremiyor. Yazı iğneli, üzerinden toz silkeliyor, kâğıt rutubetli olduğu için geçmiyor. Yusuf usta ateşin üstünde kâğıdın rutubetini gidermeye çalışıyor. Hoca yakarsın yakarsın diyor. O, bir şey olmaz diyor. Nihayet kâğıdı kuruttu, böylece hatlar kısmen taşın üzerinde belirginleşti, çizgilerin belirgin olmadığı yerleri Hamid Hoca kalemle tamamladı. Hocaya hatta meraklı olduğumu söyledim, “meşgulüm, alâkadar olamam, seni talebem Halim’e göndereyim, talebeleriyle seni de yetiştirsin” dedi. Usta bu kez beni Halim Efendiyle tanıştırdı, ona da merakımı anlattım. Beni kabul etti, dört ay Halim Efendi’nin hat dersine devam ettim. Halim Efendi bir trafik kazası sonucu vefat edince ben yine hocasız kaldım. Daha önce kabul etmediği için Hamid Bey’e de gitmeye korkuyorum. Dersim yarım kaldı diye üzülürken Diyanet İşleri Başkanlığı eski reislerinden Ömer Nasuhi Bilmen’in oğlu Avni Bilmen Bey’in tavassutundan da cesaretlenerek tekrar Hamid Bey’e gittim. Hocam, Halim Hocaya gönderdiniz, onunla çalışıyordum, vefatı malumunuz dedim. Evet, Halim’in yolu bizim yolumuzdur, madem öyle, müzakere yapalım dedi ve böylece beni kabul etti. Hamid Hoca’nın bana yazdığı ders, “Rabbi yessir”le başlıyor. Ders defterimi hâlâ itinayla muhafaza ediyorum.

Hoca ders esnasında pek konuşmazdı. Çıkartmaları sessiz sedasız yapar, verirdi. Ben ondan ne kadar etkilenmişsem hatalarımı ona göre düzeltirdim. Hiç aksatmadan cumartesi günleri Hoca’ya gittim. On sene dersim sürdü, ama on sekiz sene beraber olduk. İcazet aldıktan sonra da hem hatırını hem de yaptıklarıma dair fikrini sormak için kendisine giderdim.

Yağmurlu bir cumartesi günü yine derse gittim, fakat Hoca yerinde yoktu. Dersime güveniyor, illâ görmesini istiyorum. Saatlerce bekledim, yatsıdan sonra geldi, beni kapının önünde görünce, “a sen mi geldin” dedi. İçeri girdik, dersime baktı. Gece geri dönüşte vapur bulamazsam diye de dertleniyorum içten içe. İşte böyle devam etti derslerimiz. Günü gününe iki sene “rabbi yessir” yazdırdı. Sabır bu işte.

Bu iki senenin sonunda, el-intizar eşeddü mine’n-nâr (beklemek ateşten şiddetlidir) mı dediniz?

Hürmetle, Hocam, bana müsaade dedim. Hoca, hayrola, bir yere mi gidiyorsun? dedi. Hayır Hocam, iki senedir “rabbi yessir”i geçemediğime göre kıymetli vaktinizi işgal etmeyeyim, izin istiyorum dedim. Defteri önüne koydu, baktı baktı, ikimizde de ses seda yok. Sonra, “haklısın, usandın yazmaktan” dedi. İki sene sonra ikinci ders; elif-be. Hocam dersimi yazdım bile diyemiyorum. Yetişme tarzımız bu. Ancak bir şey sorulursa cevap veririz.

Çok büyük hizmetleri olan Ali Rüştü Efendi’ye, bir gün Hoca’da rastladım. Ona “Hoca ders geçirmiyor, ben ne yapayım” dedim. O da; “kendine göre bir ölçü tut, yazından üç tane çıkarırsa o dersi tekrar yaz, iki tane çıkarırsa o dersi geç” dedi. Ben de öyle yaptım. Hoca’dan tepki gelmeyince öyle devam ettim ve bitirdim. Hattı bırak, uğraşma diyenler olurdu, ama ben hattı hep sevdim ve hiç bırakmadım.

Yazılarınız artık bir şeyler olmuştur herhalde?

Bir şeyler oldu ama… Necmeddin Okyay Hoca ile tanışmıştım. Hoca’ya yazdıklarımı gösteriyordum, bana, “Hamid Hoca icazet verdi mi?” diye sordu. Ben de hayır dedim. Birgün Hamid Hocayı bir şekilde Necmeddin Hoca’ya getirdim. O zaman mevzubahis etti. Hoca olur, olur, zamanı gelince olur, dedi. Necmeddin Hoca; üstatlardan birinin yazısını taklit edersin, yazar götürürsün dedi, ama Hoca şunu yaz demiyor. Elimde orijinal bir yazı yoktu. Bugünkü gibi değil, piyasada öyle yazı bulamazsın, yasak. Malzeme bulamazsın. Hamid Hoca yazı yazacak bir metreden büyük kâğıt bulamazdı.

Kadıköy Acıbadem’de bir camiye gittim, levhaları toplamışlar, çöpe atar gibi bir kenara koymuşlar. Baktım onların arasında ufak ebatlarda bir hilye var, Eğrikapılı Abdullah Efendi’nin. Ben onu takliden yazdım ve hilyeyi Hamid Bey’e götürdüm. Hoca bir-iki tane çıkartma yaptı, tashih etti. Onu sakladım, bir daha yazdım. Peki, olur dedi. Altı ay bekledim, altı ay sonra, gel al, dedi, aldım. Sonra Rikkat Hanım’a götürdüm, tezhibini yaptı. O hilye şimdi evde başucumda asılıdır.

Bir veciz söz vardır: Cevr-i ustazuna mihterest hubbu peder. (Hocanın cevri babanın sevgisinden üstündür.) Hocanızı anarken gözleriniz doluyor.

Hamid Hoca meşk yoluyla yetişmemiş. Kabiliyeti anlatılacak gibi değil. Yapmış olduğu karakalem resimler vardı, değme ressam onun gibi yapamazdı. Kendisi memleketinde yedi-sekiz yaşlarında iken hatta heveslenmiş, bakarak yazı yazıyor. Gece lamba ışığında çalışıyor, yazı yazmasına kızdığı için babası gelince lambayı söndürüyor, gidince yakıyor, tekrar çalışmaya başlıyor. Yazdığı bir tuğra için Diyarbakır Belediyesi’nden bir altın kazanıp babasına verince, babası; “anlaşılan sen bu yazıdan kazanacaksın” diyor. Kendisi bu kabiliyetinden dolayı meşk yoluna sülûk etmemiş. Medresetü’l- Hattatîn’e gitmiş, Kamil Efendi’yi görmüş. Bunların devrinde yaşayan biri meşk usulünü bilmez mi, elbette bilir. Böyle kabiliyetli bir insanın talebelerine muamelesi de ona göre işte.

Son zamanlarda Hoca rahatsızlandı, hastaneye yatırdık. Birbuçuk yıl ihtiyacı var mı yok mu diye kontrol ettim. Hoca 93 yaşında vefat etti. Vefatından sonra yokluğunu derinden hissettim. Üzerimde büyük bir yük vardı, altı ay kalemi elime alamadım. Artık gidip soracak bir kimsem yoktu. Bu yokluk, bu zorluk bana birçok şey kazandırdı. Araştırdım, kitaplar okudum, sohbetlere gittim. Bunlar bir birikim tabii ki.

İlim ve sanat çevresinden muhterem zevatla tanışma imkânınız oldu muhakkak. Biraz da onlardan bahseder misiniz?

Hayatta iki-üç insan var, hep onlar gibi olmak isterim. Birisi; Müftü Bekir (Haki) Efendi. Müeddep, çekingen, gayet sakin, terbiyeli, büyüğüne küçüğüne nasıl davranması gerektiğini bilen, İslâm’ı bildiği kadar iyi yaşayan, başkalarının da yaşaması için gayret eden, eğiten biri. Herkes onu gördüğü zaman ruhu rahat ederdi. Bilmediğini bilmiyorum diyecek kadar tevazuluydu.

Rikkat Hanım da öyleydi. Mustafa abi (Düzgünman) beni Üsküdar’da ciltçi Şakir Efendi’ye yönlendiyor, o da yazılarımı yapıştırıyordu. Yine yazı götürdüğüm bir gün Rikkat Hoca’yı orada gördüm. Şakir Hoca; talebe, yazı yazıyor diye beni Hocaya tanıttı. A, bakayım evladım yazılarına dedi, baktı; ne ala, ne ala dedi. Tanışmamız böyle olmuştu. Sonra bana Beylerbeyi’ndeki evini tarif etti. Onun altınlarını ezmeye giderdim. Senin ezdiğin altında fırça çok rahat işliyor, derdi. O, kimseyi geri çevirmedi, sanatında kimseden bir şey esirgemedi. Yerine, zamanına göre davranırdı. Yaptığı için hakkı neyse onu alırdı, tamahı yoktu.

Bir de Arapça okuduğumuz Çinili Camii imamı Mehmet Efendi’yi hiç unutmam. Hoca efendi sabah erkenden kalkıyor, benim bulunduğum Şeyh Camii’ne geliyor, kapıyı tıklatıyor; evlâdım bugün falan yere gideceğim, ders yok diyor. İmamlar vs. üç-dört talebesi var, hepsinin evini tek tek, bugün ders yok, diye dolaşıyor. O gün gözüm yaşardı. Hocam, niye buraya kadar geldiniz, zahmet ettiniz, ben gider-gelirdim, dedim. Yok evlâdım, yok, biz büyüklerimizden böyle gördük, böyle öğrendik dedi. Bunlar benim için örnek insanlardı.

Aynı zamanda hafız, tanburî ve bestekâr da olan hocam Kemal Batanay’ı nasıl unutayım? Ondan talik ve rika’ya başladım. Batanay Hoca, Kadıköy’de otururdu. Salı günü öğle namazını kıldırır ona giderdim, dersimi gösterir, ikindi namazına camiye dönerdim. O meşk yolundan gelmişti. Şura şöyle, bura böyle olacak diye anlatırdı. Allah rahmet eylesin, yanında birisinin gıyabında konuşulsa mevzuyu değiştirmek için ortaya bir laf atardı. Değiştiremezse meclisi terk eder, katiyen birinin dedikodusunu dinlemezdi. O, geleni geri çevirmez, mütevazı, halim-selim biriydi.

Sanatınız vazifenizi, vazifeniz sanatınızı nasıl etkiledi?

Eskiden vakit daha bereketliydi. Camide vazifemi yapar, eve döner, yazı yazardım. Cami evinde oturduğum için yolda zaman harcamıyordum. Vazifeme dair bir ihmal göstermedim. Hakka, hukuka hep dikkat ettim. Ramazanlarda mukabelemi okudum, vazifem dâhilinde olan işlere dair cemaatten bir şikâyet olmadı. Maksadım; Allah’ın benden razı olması. Bunu merkeze alınca, vazifenin de diğer mesuliyetlerinin de hakkını vermek durumundasın.

Kur’an-ı Kerim’in tamamını yazmak her hattatın en büyük arzusudur. Siz bu arzunuzu gerçekleştirebildiniz mi?

Kur’an-ı Kerim’i yazmaya başlayalı epey zaman oldu ve yarıya kadar yazdım, inşallah bu sene bitiririm. Bunun için başka meşguliyetlerle bölünmemek lâzım. Bittikten sonra kolayca basılabilecek şekilde (normal yaprak değil, forma) yazıyorum. Ancak son dönemde ekseriyetle yaprak yazıyorlar.

Peygamber şehrinde, Mescid-i Nebî’nin hatlarını yazmak gibi bir nasibiniz oldu. Rakik-i kalp bir insansınız, neler hissettiniz?

Mescid-i Nebi’de cemaat namazdan çıkıyordu, biz giriyorduk. Bir akşam kubbelerdeki yazıların zeminlerinin sağlam olup-olmadığını kontrol için asansörle yukarı çıktım. Yazı altı sıvasını; yumurta akı, mermer tozu, alçı, bir parça da ince kum karıştırarak yapıyorlar. Baktım, kabuk gibi duruyordu. Bu arada fırsat bulmuşken Hücre-i Saadet'e yukarıdan baktım. Edepsizlik ettim. Üç gün kendime gelemedim, sıkıntıdan neredeyse delirecektim. Bunu kimseye söyleyemedim. Bir edepsizlik ettim diye Efendimizden özür diledim. Çünkü, gözüm orayı görmeye lâyık değildi.

İki buçuk ay orada kaldım. Kendime hiçbir övünç çıkarmıyorum, sadece Mevlâ’nın oraya hizmetle vazifelendirmesi olarak görüyorum. Bu kutlu mekâna yazdığım yazıların kalıplarını koruyorum.

Gözlerinizin buğusu pek çok şeyi gizliyor gibi.

Hissettiğiniz her şeyi kelimeye dökemezsiniz! Denize düşmüşsünüz. Birdenbire sizi denize atarlarsa ne düşünürsünüz? Gidip peygamberin yanına oturdum... Peygamberle baş başasın. İnsanın ağzı dili tutulur ya, işte o haldeyim. Bu, bir lütuftur. O mekâna edeple girilir. Nabi “Sakın terk-i edepten” dememiş mi? Mescid-i Nebî’nin tamirinde çalışanlar keserlerine çaput bağlarlarmış. Trenlerin raylarına, içerdeki eşya taşıyan arabalara bile çaput bağlarlarmış, Rasûlüllah’ı rahatsız etmeyelim diye. Ah edep ah…

Ve ah mine’l aşk… Efendim, Kuba Mescidi’nin yazıları için de gittiniz değil mi?

1986’da da Kuba Mescidi’nin yeniden inşası başladığında bu mescidin yazıları ve tezyinatı için çağırdılar. Kuba Mescidi'nin ön cephesini bir hafta içerisinde yazdık. Bu sefer yeni dört-beş kişilik bir grup kurdum ve bu ekiple işi tamamladık. Kûfî yazı istedikleri için fırçaya da ihtiyaç kalmadı. Kûfî yazı olunca, düz, bazı noktaları alttan yapıştırıyorlardı. Sonra bantı çekiyorduk düzgün çıkıyordu. Rabbim kolaylığını verdi. Fırçayla o kadar düzgününü yapamazsın. Kıble cihetinin alt zeminlerinde şimdiki görünenlerin altında yazılar vardır. Hepsini kûfî yazdık. Medine'de birine ricada bulunduk: Kıble ciheti sülüs olsun, öbürlerini kûfî yapalım diye, peki dediler. Onları sac üzerine yaptık. Tekrar oraya dübelledik. Kaldırırlarsa altından kufîler çıkar. Yani orada ikisi de var. 1400 metre yazıyı sekiz ayda bitirdim. Tarih için, milletimiz için mühim bir şey.

Yaklaşık yedi kilometre uzunluktaki yazılarınızla mescitleri kuşattığınız söyleniyor. Sultan Ahmet Camii’nin yazılarını da yazdınız değil mi?

Sultan Ahmet Camii’nin kubbeleri tamir oluyordu. Müteakiben benden de yazıları ile ilgili talepte bulunuldu. Emin Barın’la istişare ettim; ne yapacağım, nasıl edeceğim bu yazıları diye. O güne kadar böyle büyük bir şey yazmamışım. Bir top eskiz kâğıdından, sulu zamkla kâğıtları bir araya getirdim. Beş-altı cm. kalınlığında kalemleri hazırladım. Kalem vardı da taraklısı yoktu, mürekkebi fazla alsın da devam edebilsin diye tarak açma işini ben düşündüm. Koskoca bir elif çekeceksin, taraklı olmazsa çekemezsin, devam edemezsin. Halen Sultan Ahmet’in yazıları için hazırladığım kalıplar ve kalemleri saklarım. Sultan Ahmet Camii’nin tamiratında yan kubbe yazılarıyla köşe pandantiflerindeki Esmâu’l Hüsnâları tashih ettim.

Öğrencilerinize gelelim. Kaç öğrencinize icazet verdiniz?

Şu an itibariyle elli iki öğrenciye icazet verdim. Bunların yirmi altı-yirmi yedisi yurt dışından. Japonya’dan Amerika’ya, Güney Afrika’dan Rusya’ya hâlâ devam eden öğrencim var. Bir kısmı sıfırdan başlayıp icazet almışlardır. Teberrüken de icazet alınır malumunuz. Fakat ben bu yolu bozdum. Müracaat edenleri en az iki sene bu tezgâhta yoğurmadıktan sonra icazet vermedim.

İcazet verdiğiniz kadın hattatlar var mı?

Bugüne kadar yaklaşık kadın ve erkek beş yüz talebem oldu. Bunların üç yüzü kadın, iki yüzü erkektir. İcazet alan -dâhildekileri söylüyorum- yirmi dört kişiden üçü kadın, diğerleri erkek. Kadınların meşguliyetleri o kadar fazla ki, kabiliyet meselesinden değil, meşguliyet meselesinden hattat olmaları mümkün olamamış şimdiye kadar. Üç hanıma; Ayten Tiryaki, Hilâl Kazan, Nalan Kutsal’a icazet verdim. Üçünü de şimdi hazırlıyorum, altı kişi olurlar inşaallah.

Ne güzel şahitleriniz var efendim.

Ömrüm mihrapla kalem arasında geldi-geçiyor. Şimdiye kadar çalışmama mani bir durum olmadı, himmet ve gayretle yola devam ediyorum. Mihrabı da kalemi de yar bildim. Mihraba ve sanata hizmette güzel şahitler bırakmışımdır inşallah. Mevlâ razı olsun da…


Söyleşi: Ayfer Balaban
Fotoğraf: Mustafa Bektaşoğlu

Ayfer Balaban



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97