Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 230. Sayı >> DİN VE SOSYAL HAYAT >> Ötekini hatırlamak

Ötekini hatırlamak

Günlük dilde sıkça kullanılan “Öteki” ve “Hatırlama” kavramlarının içeriğinin algılanması ve doldurulmasının kişinin zihinsel birikimi, bu birikimin ne olduğu yanında hangi açıdan bakıldığı ile yakından ilintili olduğu açıktır. Dost-düşman, evlat-ebeveyn, akraba-komşu, inançlı-inançsız gibi kavramlar öteki teriminin içeriğinde tasavvur edilebilecek seçeneklerin başında gelmektedir. Diğer taraftan hatırlama/hatırlanma sadece insani bir olgu değil aynı zamanda ilahî bir olgu olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ontolojik açıdan bakıldığında aslında ayırım/ayrışma/farklılık olgusunu ifade eden “öteki” kavramının insanlığın gündemine süreç içerisinde girmiş bir terim olduğu görülür. Zira İslam’ın ana temalarından hatta vazgeçilmezlerinden olan tevhit ilkesi, evren ve evrenin içindekilerin gerek yaratıcı gerekse yaratılan bağlamında düşünüldüğünde, “varlık”ın -ki konumuzla bağlantılı olarak insanı kast ediyoruz- ötekileştirme zemininde değil bir oluş/birliktelik ekseninde telakki edilmesi sonucunu işar etmektedir. Bir başka ifadeyle varlık “öteki” değil aynı “öz”den neşet eden/halk edilen eserler bütünüdür. Nitekim “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının...” (Nisa, 1) ayeti, mükerrem bir varlık olan insan özelinde yaratılışın/varlığın tek bir objeden/hamuleden olduğunu dile getirmektedir. Rahmet elçisi (s.a.s.) de insanlığa son çağrısı olarak telakki edebileceğimiz Veda Hutbesi’nde; “Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır...” buyurarak, bu “bir”liğe işaret etmiştir. Ancak dinî, sosyal ve kültürel birçok etken süreç içerisinde bu birliğin farklılaşmasına/ayrışmasına zemin teşkil etmiş ve aynı “öz”den “öteki” neşet etmiştir. Süreç içinde oluşan ve bir realite olarak insanlığın karşısına çıkan farklılıklar/ayrışmalar, Yaratıcı Kudretin iradesinin bir gereği olarak sunulur ki, bu da çoğu zaman çatışma ve ayrışmaya mesnet teşkil eden ötekileştirmenin ne derece yapay bir eksene oturduğunun gösterimi açısından oldukça dikkat çekicidir. Kur’an-ı Kerim’de, Yüce Allah’ın insanları bir erkek ve dişiden yarattığı (öz birliği), kendi iradesi ile farklı “şube-grup”lara ayırdığı, bu ayırımın sebep ve hikmeti de “insanî ilişkiler bütünü” olarak açılımı yapılabilecek “teâruf” terimi ile dile getirilmektedir. (Hucurât, 13) “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rum, 20), “...Biz her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık; eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı...” (Mâide, 48) ayetlerinde ise, oluşan bu farklılığın ilahî kudretin irade ve hikmetine mebni olduğu ifade edilmektedir. Görünen o ki, teolojik ya da dinî bağlamdaki tartışmalar bir tarafa farklılıklar, bir realitedir ve doğal karşılanması gerekir. Ancak farklılıkların huzur ve sükûnunun, büyük oranda sevgi, saygı ve hoşgörü gibi erdemlerin işlevselliği ile yakından ilintili olduğu açıktır. Tabii bu noktada bir şekilde “öteki” olarak nitelendirilenlerin hatırlanmasının toplumsal hayatımızda ne derece gerekli ve fonksiyonel olduğunu izaha çalışacağız.

Kur’an-ı Kerim’in diğer bir ismi de “zikir”dir. Şüphesiz “zikir” öğüttür, tavsiyedir. Bununla beraber “zikir” bir hatırlamadır/hatırlatmadır, farkında oluştur, fark edilmektir, farkına varmadır. “Sizi uyarması ve sizin de Allah’a karşı gelmekten sakınıp rahmete ulaşmanız için, içinizden bir adam aracılığı ile Rabbinizden size bir zikir (vahiy ve öğüt) gelmesine şaştınız mı?” (Araf, 63), “Dediler ki: “Ey kendisine Zikir (Kur’an) indirilen kimse! Sen mutlaka delisin!” (Hicr, 6) ayetlerinde geçen “zikir” terimi, Kur’an-ı Kerim’i ifade etmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de Peygamberimiz için de zikir kelimesinden türetilmiş “ Müzekkir” (Gaşiye, 21) kelimesinin kullanılması oldukça anlamlıdır. Zira gerek Kur’an gerekse Hz. Peygamber bize var oluşu/varlığı hatırlatmaktadır. Aynı zamanda Kelamullah ile kozmik düzenin/varlığın/var oluşun/hikmet ve amacını zihin ve gönül dünyamızda harmanlayarak ilahî bir ufukla okuruz. Onun hikmet ve hayat yüklü mesajları ile evreni, insanı, imanı, kitabı, kendimizi okumak farklı bir anlam ve haz verir bizlere... Evren ve içindeki esrara yolculuk, vukufiyet bir başkadır Kelamullah ile...

Hatırlamaya, farkındalığa sahip oluş, öncelikle kişinin kendisini tanıması ve hatırlaması süreci ile başlar. Onun içindir ki, tasavvufi geleneğimizde değer bulan “kendini bilen rabbini bilir” sözü oldukça manidardır. Kendisinin farkında olmayan insan, nasıl varlığı/başkalarını fark edebilir ki? Merkezden çevreye bağlantılı bir fark ediş... Kendisini fark edemeyen insan her şeyden önce farkındalık yeteneğini fonksiyonel hale getiremediğinden yaratılışı ve esrarını bilgi zeminli irfan ve hikmet perspektifiyle okumaktan aciz ve uzak olacaktır. Bu uzak oluş, “terk etmeyi” ve “terk edilmeyi” beraberinde getirecektir. “Andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems, 9-10) ayetleri, bu paralelde tefekkür edildiğinde, arınmanın bir anlamda tanımayı beraberinde getireceği sonucu mülahaza edilebilir. Bu nedenle insanın öncelikle kendisini tanıması tabii bu sıradan bir tanıma değil varlığı ve esrarını anlamanın/algılamanın en önemli aşaması hatta temeli olacaktır.

İslam dininde yapmakla yükümlü olunan ibadetler bu perspektiften bakıldığında aşağı yukarı hatırlamaya, farkındalığa zemin hazırlayan temel dinamikler olarak görülür. Söz gelimi namaz, günlük olarak farkındalığımızın/hatırlamamızın/hatırlanmamızın önemli bir vesilesidir. Bu nedenle olsa gerek ki Kur’an-ı Kerim’de onun önemli bir hatırlama/hatırlatma aracı olduğu dile getirilir. (Ankebut, 45) Namazı cemaatle kılma ve cemaatle namaza bireysel olarak kılınan namazdan daha fazla sevap verilmesi, cemaat ruhunu özümseme hep hatırlamaya/hatırlanmaya yönelik organizasyonlardır. Söz konusu organizasyonun, sevap ve sosyalleşmeye zemin hazırlayışı bir tarafa aslında tam bir hatırlamadır... Yaratıcımızı, kendimizi, öteki diye nitelendirebileceğimiz kimseleri ve diğerlerini...

Oruç da öyle değil midir? İftar sofraları, teravihler, mukabeleler, sadaka ve zekâtlarla, bayramla, ramazan ayı aslında çok derin ve özden bir hatırlamadır/hatırlanmadır. Farkında oluştur. Sılayı hatırlarız... Komşuyu, eşi dostu, arkadaşı, yetim ve öksüzü soframıza, neşemize ortak edebilir, onlarla aynı çanağa kaşık sallayabilir isek, soframız daha da bir anlamlı olacaktır. Dünyevileşme ya da sekülerleşmenin empoze ettiği acımasız değerler ile insanlık âdeta boğuşuyor günümüzde. İnsanı anlamlı kılan ruh dünyası ihmal edilmekte ya da hiçe sayılmaktadır. Bireysel ve toplumsal önceliklerimiz hızla değişmektedir. Odalarımız, sofralarımız, sohbetlerimiz, dahası gönül ve zihin dünyalarımız ailede dahi ayrışmış/ötekileşmiş durumdadır. Muhabbet eksenli birliktelikler âdeta can çekişmektedir. İşte tam da bu noktada dinimizin bizlere ibadet motifli yüklediği sorumlulukların değeri, işlevi aklımıza gelmektedir. Nefse ve nefsin gayr-i meşru isteklerine mahkûm oluşu reddetme vardır bütün bu ibadet eksenli açılımlarda... İbadetler, sosyalleşerek var olmaya, toplumla bütünleşmeye zemin hazırlamaktadır.

Hac ve zekât da hatırlamaya zemin hazırlayan ibadetlerdir. Hac; diğer mümin kardeşlerimizi eşitlik ve kardeşlik bilinciyle hatırlamadır. Kâbe’nin etrafındaki o dönüş âdeta Yaratıcı kudretin tevhit ilkesi kapsamında bir ve beraber oluşu sembolize etmektedir. Şüphesiz bu şekli/biçimsel birliktelikte işin gönül boyutu ve samimiyet boyutu bir tarafa diğerini hatırlama/diğerinin farkında oluş vardır.

İhmal edilen selamlaşma, bir hatırlamadır. Dinimizde anlamlı ve bir o kadar da önemli sembol bir tutumdur. Peygamberimize zaman zaman İslam’ın en faziletli ameli hangisidir diye sorulduğunda O’nun “Selamı aranızda yayın... Tanıdığın tanımadığın herkese selam vermendir...” (Buhârî, Îmân 20; Müslim, Îmân 63) cevabına bir de ötekini hatırlama perspektifinden bakalım. Şüphesiz sıradan, anlamsız bir söz değildir selam. O, kırık, küskün fark edilmeyi/hatırlanmayı bekleyen gönüllere uzanan köprüdür, bağdır âdeta...

Müslümanlar özelinde diğerini hatırlamanın en güzel örneğini, hatta miladını Ensar-Muhacir’in kardeşlik eksenli hatırlamasında görürüz. Bilindiği gibi Muhacir İslam’ın ilk dönem nesli, Mekke-i Mükerreme’de dinlerini yaşama imkânı bulamayınca bütün varlıklarını, yurtlarını, dahası gönüllerini, sevgi ve hatıralarını, ümit ve hayallerini İslam için terk ederek Medine’ye göç ettiler. Ensar onlara paylaşabilecekleri hemen her şeyi paylaşma öz verisinde bulundular. Nitekim Yüce Kitabımız Kur’an’da “Onlardan (muhacirlerden) önce o yurda (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönüllerine yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler. Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler...” (Haşr, 9) ayetiyle dile getirilmektedir. Ensar ve Muhacir arasında tarihte belki bir daha görülemeyecek derecede övgüye layık hatırlama/hatırlanma tablolarının tarihimizi süslediğini ifade edebiliriz.

Diğerini ya da ötekini hatırlama; sadece zihinsel bir refleks olarak kalmamalıdır. Hatırlamanın, şüphesiz bir zihinsel arka planı vardır. Bu arka plan olmadan hatırlamanın pratiğe yansıyan herhangi bir sonucu da olmayabilir. Bu itibarla hatırlamanın bir anlam ve değer ifade edebilmesi için pratiğe yansıyan bir boyutu da olmalıdır. Mesela; gerekli birikime sahip bir kimsenin, maddi imkânları elvermediği için sefalet içinde kıvranan hastalığını dahi tedavi ettiremeyen şahsa “Allah şifa versin, yardımcın olsun...” dileği ötekini hatırlama adına yeterli bir tutum değildir. Ötekini hatırlamak aynı zamanda paylaşmaktır. Kur’an’da, örnek müminlerin özellikleri sıralanırken; “Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah iyilik edenleri sever.” (Al-i İmran, 134) buyrulmaktadır. Bu sıralananların hemen hepsi bir yönüyle özveriyi, fedakârlığı ve paylaşımı içermektedir. Sevgiyi, kederi, varlığı, yokluğu, yoksunluğu paylaşarak artırmak ya da hafifletmek... İslam tarihine bakıldığında paylaşmanın gıpta ile karşılanacak örnekleri çokça görülür. Aşağıda nakledeceğimiz örnek gerçekten, öteki ya da diğerini hatırlamada eslafın/ecdadın bakış açısını yansıtması açısından zikre değerdir. “Türk asıllı büyük mutasavvıf, muhaddis, zahid Abdullah b. Mübarek (ö. 181/797) aynı zamanda ticaretle meşgul olan birisiydi. Hakkında tabakat kitaplarında çok övgüler nakledilmektedir. İbnü’l-Mübarek dostlarıyla beraber hac seferine çıkmıştır yükler dolusu erzakla... Hizmetkârlarından birisinin getirdiği keklik yolda ölmüş ve bir çöplüğe atılmış... Orada küçük bir kulübe vardır. Atının üstündedir İbnü’l -Mübarek çevreyi seyreder... Bu küçücük kulübeden küçücük ama yüreği büyük, bir o kadar da onurlu kız başını uzatıp uzatıp geri çekiyor ve görünmeyeceği bir anı kolluyor. İbnü’l-Mübarek böyle bir imkân yaratınca kızcağız üzerindeki peştemalla geliyor, o ölü kekliği kapıp kulübesine kaçıyor. O an İbnü’l-Mübarek “hizmetindeki bir gence; git kapısını çal, o kızı al gel” emrini vermiştir. Getirilen kızdan alınan bilgi yürek parçalayıcıdır. Meğer kulübede iki kız kardeş yaşıyorlarmış. Varlıklı sayılan babaları vefat etmiş, zalim herifler gelip ellerinde ne varsa alıp götürmüşler, tek peştamalla kalakalmışlar, ölü eti yemenin kendilerine helal sayılacağı bir çaresizliğe düşmüşler. Olanları dinleyen İbnü’l-Mübarek kızcağıza soruyor: “ Size bakacak bir kimse yok mu?” “Yok” cevabını alınca içi kararıyor ve yanındaki gence “yanımızdaki malları bu kıza ver” diyor ve vekilharcına dönüp, “kaç paramız var” diye soruyor. Paranın miktarı bin dinarmış. Bu koca âlim o anda hiç beklenmedik kararını açıklıyor: “Yirmi dinarını ayır, Merv’e dönüşümüz için herhalde yeter. Gerisini şu kızın peştamalına doldur.” Üstadın emri yerine getirilmiştir. Kendisine soruluyor: “Niçin hacdan vazgeçtin” İşte emsalsiz adama yakışan cevap. “ Bu yaptığımız, bu seneki haccımızdan daha evladır” (M. Said Hatipoğlu, İslamiyat, sy. III, Temmuz-Eylül 1999, s. 13)

Müslümanlar olarak bizler, diğerini ya da ötekini hatırlamama lüksüne sahip değiliz. Gözümüzü/gönlümüzü/vicdanımızı olup bitenlere kapama daha doğrusu sorumsuzluk veya duyarsızlık imanımızla bağdaşmaz. Zira sahip olduğumuz inanç/iman böyle bir tutumu/sorumsuzluğu bizlere bahşetmiyor. Şüphesiz hepimizin sahip olduğu imkân ve değerlerle orantılı bir sorumluluğumuz vardır. Komşusu açken tok olarak sabahlamamak, kendi nefsi için istediğini diğer kimseler için de istemek, imanın bir gereği olarak sunulmaktadır. Öyle ki Kur’an’ın âdeta mukaddimesi konumunda olan bizlerin de namazlarda gönüllerimizden dillerimize aşk ve şevkle dökülen “Fatiha” suresinde yer alan Rabbimizin farkında oluştan hemen sonra “Ancak sana kulluk/ibadet eder, sadece senden yardım talebinde bulunuruz. Bizi doğru yola ilet...” (Fatiha, 5) ayetleri ile “ben” olmadığımızı “biz” olduğumuzu hatırlarız. Bu açıdan ana-babayı, akrabayı, kardeşi, eş-dostu, komşuyu, insanı/insanlığı hatırlamamız, dinimizin de bir gereğidir.

Gerçek şu ki, unutan unutulur... Kur’an-ı Kerim’de; “Öyleyse yalnız beni zikredin ki ben de sizi anayım...” (Bakara, 152) buyrulmaktadır. Yaratıcı kudret kendi hatırlamasını/anmasını bir anlamda kulun Onu hatırlamasına bağlamıştır. Değişik vesilelerle Kur’an-ı Kerim’de Allah’ı unutanların Allah tarafından unutulacağı vurgulanmaktadır. (bkz. Tevbe, 67; Câsiye, 34; A’raf, 51; Secde, 14) Nitekim “Onlara denir ki: “Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi Biz de sizi unuttuk; varacağınız yer ateştir yardımcılarınız da yoktur.” (Câsiye, 34) ayeti, Allah’ı unutanı, insanların kendisine en fazla muhtaç olduğu günde Allah’ın da unutacağını (yardım etmeyeceği) dile getirmektedir. Bu durum insanlar için de böyledir. Kendisi unutan insanın, unuttuğu insanlar tarafından bir şekilde unutulacağı açıktır. İnsanların zor gününde onların yanında yer almayan, zor gününde kimseyi yanında bulamayacaktır. Bu nedenledir ki dinimizde sıla-i rahim, yakın çevre ile ilişkiyi kesmeme çok önemsenmiştir. Sıla-i rahim; gerek kan, gerekse evlilik vesilesiyle oluşan hısımlara, yakınlara iyilikte ve yardımda bulunma, onlarla ilgilenme, akrabalık bağlarını güçlendirip, koruma şeklinde tanımlanabilir. Nitekim Peygamberimiz, “Kim, rızkının Allah tarafından genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse sıla-i rahim yapsın.” (Buhari, Edeb 12), “Rahm Arş’a tutunmuş, akrabalık Arş’ın Rabbine sığınmış ve şöyle demiştir”; “Beni görüp gözeteni Allah gözetsin, benimle ilgiyi kesenden de Allah rahmetini kessin.'' (Müslim, Birr, 8) buyurarak sıla-i rahimin/akrabalarla ilişkilerin devam ettirilmesinin önemini dile getirmiştir.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse; bazen ayrıntı gibi kabul edilen hususlarda Allah’ın rızası ya da gazabı saklıdır. Bu hususu ötekini hatırlamayı/unutmayı da içerdiği için şu dikkat çekici örnekle açıklamaya çalışacağız. Öncelikle şunu belirtelim ki ötekini hatırlama, merhametin bir yansıması, unutma da merhametsizliğin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bir defasında da Peygamberimiz, kedi yüzünden cehennemlik olan bir kadını anlatıyordu. Bu kadın kedisini açlıktan ölünceye kadar hapsetmiş, ona yemek ve su vermemekle kalmamış, yerdeki böcekleri dahi yemesini engellemişti. İşte bu merhametsiz kadın, “acımayana acınmaz.” kaidesi gereğince Allah’ın merhametinden uzak düşmüştü. (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 16) Buna karşılık toplumda fuhuş ve ahlaksızlık batağına saplanmış olarak tanınan bir başka kadın da yine Rasulüllah’ın bildirdiğine göre, bir köpeğe acıyıp yardım ettiği için, Allah’ın af ve merhametine kavuşmuştu. Şöyle ki; güneşin ortalığı kasıp kavurduğu bir gün zikri geçen kadın çölde yoluna devam ederken susuzluktan yorgun düşer. Gördüğü bir su kuyusuna inerek susuzluğunu giderir. Yukarı çıktığı zaman susuzluktan bitkin hale gelmiş, neredeyse ölmek üzere olan bir köpeğin, kuyunun etrafında dolandığını, nemli toprağı yalayıp durduğunu görür. Hayvana acır, kuyunun duvarı örülmediği için inip çıkmak zor olduğu halde tekrar kuyuya iner. Ayakkabısına su doldurarak köpeği sular. Onun bu hareketinden hoşnut olan Allah, kadının günahlarını bağışlayıp affeder. (Buhârî, Şirb, 9, Edeb, 27) Çöldeki hayvanı sulayan kadın bir anlamda ötekini hatırlamanın bedelini almıştır. Hatırlamanın muhatabından ziyade hatırlamadaki niyet/samimiyet/özveri/fedakârlığın ne denli önemli olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.

Dr. Yaşar Yiğit - Din işleri Yüksek Kurulu Üyesi



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97