Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 231. Sayı >> GÜNDEM >> Yeryüzü bize mescit kılındı

Yeryüzü bize mescit kılındı

“Artık yüzünü Mescid-i Haram’a çevir ve siz he-
piniz, nerede olursanız olun, yüzünüzü (namaz
esnasında) o yöne döndürün."
(Bakara, 144)
Kur’an-ı Ke rim’de Mekke’ye “Ümmü’l-Kur’a"
(şehirlerin anası) olma şerefi bu yüzden verilmiş
olsa gerek.
“Unutmayın, insanlık için inşa edilen ilk mabet;
‘Bekke’dekiydi: Bereketli ve bütün âlemleri için
bir rehberlik kaynağı."
(Al-i İmran, 96)
Kâbe’nin, hayatıma uzaktan da olsa ilk müda-
halesi 1995 yıllarına kadar geri gider. Gerçi o sı-
ralarda da uzunca bir süredir ehl-i secde idim
ama aklıma Kâbe’nin bir resmini yapmak hiç
gelmemişti. Bir akşam Ataköy’deki evimin be-
tondan kutusunda, kızımı oyalamak için sor-
dum. “Sana ne resmi yapayım, Ei el’i mi ister-
sin, Kâbe’yi mi?" Hazal hiç düşünmeden cevap
verdi: “Kâbe’yi..." Masanın başına oturdum ve
kızımın ilgi ile açılan gözlerinin önünde beyaz bir
kartona, kömür bir kalemle Kâbe’yi çizmeye
başladım. Büyükçe bir küp olmalıydı. Karaka-
lemle bir küp çizdim. Fakat olmamıştı. Resimde-
ki şekil, bir küpten çok, bir dikdörtgen prizmaya
benziyordu. “Pardon Hazalcığım." dedim ve
resmi bir an önce bitirip kalkmak için resimdeki
şeklin duvarlarını biraz daha yükseltip onu bir
küp haline getirmeye çalıştım. Fakat bu sefer de
elimde ki kalem beni dinlememiş, ilki enine bir
dikdörtgen prizması iken, şimdi dikine bir dik-
dörtgen prizması ortaya çıkmıştı. Beceriksizliği-
me şaştım ve inat edip resmi, yeniden küpleştir-
meye çalıştım. Fakat olmuyordu. Kalem kendi
bildiğini okuyor, âdeta bana direniyordu. Daha
fazla ısrardan vazgeçtim ve kızım için yaptığım
Kâbe ’yi bir dikdörtgen prizma olarak bırakıp ye-
rimden kalktım.
Kâbe haklıydı. O bir küp değil, dikdörtgen priz -
ması idi (12x10x15 metre ebadında) ve bunu
bilmeyen bana binlerce kilometre ötedeki şahs-
ı manevisi ile adeta müdahalede bulunuyor ve
beni doğruyu bulmaya mecbur ediyordu.
İşte namazlarımın kıble gâhı olan Kâbe’nin haya-
tıma ilk birebir müdahalesine, henüz gönlümde
hac ve umre ümitleri yok iken, bu olayla tanık ol-
dum. Onun hakikatiyle ilk göz göze gelmem ise,
2000 yılının aralık ayına isabet eden Kadir gü-
nünde oldu. Bâb-ı Nebiden iç avluya girmiş ve
bir sütun sırasını geçer geçmez bir anda karşım-
da peyda olmuştu. Evet, bu oydu. İlk babamın,
Hazret-i Âdem’in, oğlu Şit (a.s.)’in, ikinci baba-
mız Nuh peygambe rin, (a.s.) ortak atamız İbra-
him Nebi’ nin, oğlu İsmail (a.s.)’in, Hacer valide-
min, daha yüzlerce nebinin ve asıl Allah’ın Sev-
gilisi’nin Kâbe’si karşımda idi. Dünyada gözleri-
min ondan daha güzel bir şeyi, ne daha önce
gördüğünü sanıyorum, ne de daha sonra göre-
bileceğine ihtimal veriyorum. Ne kadar da yakın-
dı, ne kadar da muhteşemdi, ne kadar da da-
vetkârdı. Bütün tavaf namazlarımı kendisine de-
ğerek, bütün dualarımı kendisine sarılarak yap-
mamı istedi. Ben onu seviyordum ama inanamı-
yordum: Galiba o da beni seviyordu. Kâbe’den
umre ziyaretimin sonunda ayrılırken ona ve da
etmedim. Tekrar geleceğimi hissediyordum
ama Haccın ve da tavafından sonra, artık ondan
nihai olarak ayrılırken, dönüp ona bakamamaz-
lık edemedim. Karşımda idi, orda idi, hep orda
duracaktı. Kıyamette en son o hilkate veda ede-
cekti. “Allaha ısmarladık Kâbe, Allaha ısmarla-
dık." dedim. Ve işte o anda içimden mi, dışım-
dan mı geldiğini tahmin etmekte bocaladığım bir
ses duydum: “Bana veda etme, sen tekrar ge-
leceksin." Anlamamıştım bunu ama yine de Mu-
hammed bin Fazıl’ın şu cümlesine hürmet ede-
rek; iç yolculukların, dış yolculuklardan daha az
önemli olmadığına kendimi inandırdım:
“Şaşılır o kimseye ki, peygamberliğin eser ve
hatıralarını görmek için, uçsuz-bucaksız çölleri
aşarak Kâbe’ye gelir de, Aziz ve Celil olan Rab-
binin eser ve tecellilerini müşahede etmek için,
nefis, heva ve heveste sefer yapıp, buradaki en-
gelleri aşmaz."
Doğrusu bu ya, bir umre ve hacdan sonra, ye-
niden Kâbe’yi ziyarete gitmeyi düşünmüyor-
dum. Ama kızım ısrarla “Anne beni umreye gö-
tür." diyordu. Kızımı nasıl götürecektim? Kâ-
be’nin: “Veda etme, sen yine bana geleceksin."
daveti geçen yıl beklenmedik bir anda gerçek
oldu. Siyah abiye erimiz üzerimizde, ana-kız
kendimizi Kâbe’nin huzurunda bulduk.
Evet, Kâbe orada idi, ben ise dünyanın her ye-
rinde. Yıllardan beri peşine düştüğüm heves,
peyderpey gerçekleşiyor,"Yeryüzü bana mescit
kılınıyor"du. Zira artık sadece evimde namaz kıl-
mak değil dünyanın Kâbe’ye en uzak toprakları-
na gidip, oralardaki secdelenmeyen toprakları
secdelemek ve bir ok gibi en uzaklardan Kâ-
be’ye hızla uçmak istiyordum. Böylece, Kâbe ile
bulunduğum mahal arasındaki mesafe, benim
Kâbe’ye yaptığım kıyam, rükû ve secdelerle ka-
panıyor ve secde siz kalan kilometreler de sec-
delenmiş oluyordu. Nerelerde namaz kılmadım
ki! Almanya’da Kara Ormanlar’da bembeyaz
karlara secde ettim; Güney Afrika’da Ümit Bur-
nu’nda, iki Okyanusun – Hint ve Atlas okyanus-
larının birbirini teğetlediği sahilde kıyama dur-
dum; Avustralya’nın Sidney şehrinde (üzerinde
her yeni giren yılın çılgın havai fişeklerle kutlan-
dığı) çelik köprünün altında rükûya vardım. Çin
Seddinde secdeye gittim; Norveç’in Trondheim
şehrinin, X. yüzyılda inşasına başlanan muaz-
zam katedralinin bahçesinde kıyama durdum;
Paris’te heykeltıraş Rodin’in müze-evinin bah-
çesinde rükûya vardım; Londra’da Hyde Park’ta
herkes aklına geleni söylerken, ben Huzur-u
Hak’ta secdede idim.
Velhasıl, ben Rabb’il Âleminin biz insan kullarına
yaşayalım diye lütfettiği dünyamızın birçok yeri-
ni, tebşir-i nebeviye ittibaen, kendime mescit
eyledim. Ümit ve temenni ediyorum ki, ehl-i ima-
nın secdeleri çoğaldıkça Beyazıd-ı Bistami’nin
dediği gibi, inşallah bir gün bütün kâinat hepimiz
için “İçinde Allah ile birlikte bulunduğumuz bir
hücre haline gelir."
Yarın Beyazıd-ı Bistami Hazretleri’nin makam
kabri olan bir mağaranın bulunduğu Hatay’ın Kı-
rıkhan ilçesine bir namaz da orada kılmak ve
onun yüce idrakine bir nebze de olsa yaklaşmak
için yola çıkıyorum, inşallah.
“Bütün kâinat, insanın Allah’a yaklaştığı bir tela-
ki mahalli ve içinde Allah ile birlikte bulunduğu
bir hücre olmadığı müddetçe , insan hâlâ Allah
muhabbetine yabancıdır. Fakat o insan keşif
kuvvetine malik olursa, bütün kâinat onun ma-
bedi haline gelir."
Bütün kâinatı, tüm beşeriyetin mabedi eyle Ya
Rab! Amin, amin, amin.

Prof. Dr. Ümit Meriç



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97