Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 231. Sayı >> EDEBİYAT >> Millî birlik ve bütünlüğümüz açısından MEHMET ÂKİF VE ÇANAKKALE

Millî birlik ve bütünlüğümüz açısından MEHMET ÂKİF VE ÇANAKKALE

“Enbiyâ yurdu bu toprak; şühedâ burcu bu yer;
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevlâ titrer!
Dışı baştan başa bir nesl-i kerîmin yâdı;
İçi boydan boya milyonla şehîd ecsadı.
Öyle meşbû-i şehâdet ki bu öksüz toprak;
Oh, bir sıksa adam otları, kan fışkıracak!
Böyle bir yurdu elinden çıkaran nesl-i sefîl,
Yerin üstünde muhakkar, yerin altında rezîl"

(Süleymaniye Kürsüsünden)

Niçin “Edebiyatımızda Çanakkale” veya “Edebiyatımızda Çanakkale Savaşı, Çanakkale Kara ve Deniz Savaşları, Çanakkale Zaferi” değil de, “Mehmet Âkif ve Çanakkale” Çünkü artık Çanakkale deyince ilk önce Mehmet Âkif’imizi hatırlıyoruz da ondan. Çanakkale ve Mehmet Âkif birbirinden kopmaz iki kavram, iki isim hâline geldi. Bu nasıl oldu? Çanakkale Savaşı’nı ve Zaferi’ni sözle, şiirle, malzemesi kelimeler olan edebiyat sanatıyla o ebedîleştirdiği için. Çanakkale şehitleri ve bütün şehitlerimiz için, Mehmetçik için, en güzel ve en büyük, en muhteşem âbideyi kelimelerle o diktiği için. Safahat’ın 6. kitabı olan Âsım’ın sonlarında yer alan ve bağımsız bir biçimde “Çanakkale fiehitleri, Çanakkale fiehitlerine, Çanakkale fiühedâsı, Çanakkale Destanı, Meçhul Asker” adlarıyla da yayınlanan ve anılan, taşlara kazılmaya ve altınla yazılmaya layık bu şiir, ilk defa yayınlandığında; devrin ileri gelen şair, yazar ve hatiplerinden, “Kara Bir Gün”, “Rus Kimdir? Moskof Nedir?” ve “Dâüssıla” gibi çok ünlü eserlerin sahibi Süleyman Nazif şöyle diyor: “Allah’ın şehitleri olduğu gibi, şairleri de var.” “Âsım, asrımızın a’sar-ı müstakbeleye bir hediyye-i tahassüsü, bir selâm-ı heyecânıdır.” Servet-i Fünûn’un bir başka tanınmış şair ve naşiri Cenab fiehabettin’e göre ise; “Mehmet Âkif, bizim yalnız asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük “dâsitânî şairi”dir... O, nefhasının müstesnâ kuvveti, kârihasının fevkalade servet ve semâhati, dehâiyyetinin pâyansız imbisatı ve san’atının tannân selâset-i mûsikîyesi ile memleketimizin yegâne dâsitânî şâiridir... Onun kalbi, fânî hislerden çok uzak ve çok yüksek iki aşk ile yanar: Din aşkı, vatan aşkı.”

Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar bir kaç devri, uzun hayatı boyunca yaşamış “fiâir-i Âzam” unvanlı Abdülhak Hâmid de, Çanakkale Destanı için şu önemli sözü söylemiştir: ”Âkif’in bu eseri, dünyâ durdukça, yaşayacaktır. Onun bir nazîrini yapmak muhaldir”.

“Altının kıymetini sarraf bilir.” denilmiştir. Görüyorsunuz, bu sözleri rastgele birileri söylese fazla bir ehemmiyeti olmaz. Ama aynı sözler en büyük edebiyat otoriteleri tarafından, üstelik çağdaşı olan üç meşhur şair tarafından söyleniliyorsa ki, aslında şairlerin, genel olarak da bütün sanatçıların, birbirlerini kıskanmaları çok görülen olaylardandır, işte o zaman bu sözler çok büyük bir önem kazanıyor.

Her yıl 18 Mart’ta Çanakkale Zaferi’ni kutluyor ve aziz şehitlerimizi rahmet ve şükranla anıyoruz. Bundan altı gün önce de İstiklal Marşı’mızın TBMM’nce kabulünün yeni bir yıldönümünü idrak ediyoruz. Ne mutlu bir tesadüftür ki, millî birlik ve bütünlüğümüzün temellerinden ikisi, her yıl Mart ayında (12 ve 18) gündeme gelmektedir. Bence bu iki tarihî ve edebî olay arasında çok önemli bazı benzerlikler mevcuttur. Bir kere unutmamak lazımdır ki, I. Dünya Savaşı içinde yedi düvele karşı çarpışan Osmanlı, bu ölüm kalım mücadelesinin en önemli cephe ve safhasını oluşturan Çanakkale Muharebelerinde, denizde ve karada, düşmanlarına henüz bitmediğini, tükenmediğini göstermiş bulunmasa, yenilginin zehirini mağrur ve kuvvetli düşmanlarına yudum yudum içirmiş olmasaydı, talihinin tersine dönmesinden bu yana bütün dünyaya karşı, ilk defa “hasta adam”ın ölmediğini ispat ederek dimdik karşılarına dikilmeseydi, Osmanlı’nın külleri arasından Mondros Mütarekesi ve vatanımızın bir kısmının işgaline rağmen, yeni bir silkiniş ve dirilişle Millî Mücadele kıyamını gerçekleştirebilir ve Yeni Türk Devleti’ni kurabilir miydik? O halde, bir yığın askerî, siyasi ve içtimai gerekçelerinin tafsilatıyla ortaya koyacağı bir gerçeği bir cümlede özetleyelim;

Nasıl ki, Mehmet Âkif’in kaleminden çıkmış İstiklal Marşı, Kurtuluş Savaşı henüz zaferle neticelenmeden yazılmış ve cephede çarpışan askerlerimize ve varıyla yoğuyla onu destekleyen cephe gerisindekilere büyük bir ümit ve iman aşılamış ve millî direnişin manevi dayanaklarından biri olmuşsa; Çanakkale Savaşları ve Zaferi de, tıpkı onun gibi, Kurtuluş Savaşı’mızın maddi, manevi ve askerî zemini üzerinde bina edilmiştir. Bugün de her iki savaş ve bu savaşların edebiyatımızdaki yankılarından olan Çanakkale Destanı ile İstiklâl Marşı, millet ve devlet olarak varlığımızın, millî birlik ve beraberliğimizin, iki önemli sütununu oluşturuyor. Nitekim İstiklal Marşı 1982’de Anayasa’ya da konularak, Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilmez bir manevi mirası olduğu devletçe de tescil edilmiştir. Bu milletin gönlüne taht kurmak, dünya Türklüğünün en büyük ümidi, sevgilerini yönelttikleri yer ve bütün Müslümanların bağımsızlıklarını yeniden elde etmek için örnek aldıkları bir ülke ve devletin İstiklâl Marşı’nın şairi olmak ve İstiklâl Mücadelesi’ne zemin oluşturan büyük Çanakkale mukavemetinin en güzel destanını yazmak; bir şair için, bunlardan daha büyük şeref olur mu?

Bu ona, 63 yıllık hayatı boyunca, milleti için, bütün Müslümanlar için, ağlayan bir göz, sızlayan bir yürek, karakter âbidesi bir Müslüman Türk, bir mümin olmanın ecir ve manevi mükâfatlarından biri olsa gerek. Hiç şüphesiz o, hem Millî Mücadele’nin, hem de bugünkü millî bütünlüğümüzün manevi mimarlarındandır. Özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline koyduğu, çok değerli harçlardır. Ayrıca Âkif, sadece bu iki eseriyle değil yedi kitaptan oluşan Safahat’ıyla, öteki eserleriyle ve üstün şahsiyetiyle de millî ve manevi bütünlüğümüzün bir teminatıdır. 500 küsur sayfalık Safahat, Türkiye’de en çok basılan ve okunan şiir kitabıdır. Bugüne kadar Safahat’ın 50’den fazla baskı yaptığını söylemek, bu konuda bir fikir verebilir. Mehmet Âkif için, Türk kültür ve edebiyatının temel esaslarından biri olan bu aziz insan için, ölümünün 50. yılına rastlayan 1986’da ve onu takip eden birkaç yıl içinde, devletçe de anma toplantıları ve çeşitli faaliyetler yapıldığını biliyoruz. O tarihten bu yana, telif haklarının kamuya geçmesi ile dileyen herkes Mehmet Âkif’in eserlerini basabilmektedir. Bu cümleden olarak, Kültür Bakanlığı Safahat’ı yeniden bastırmış, ayrıca onun tenkitli basımını yaptırmıştır. Bu diziden, Mehmet Âkif’in Makaleleri de defalarca basılmıştır. Eseri, yayına, değerli hocamız Prof. Dr. Abdülkerim Abdulkadiroğlu ve eşi hazırlamıştır. Yine Kültür Bakanlığı, Yavuz Bülent Bâkiler, Neriman Malkoç Öztürkmen ve daha başka yazarların da, Âkif ve eseri üstüne hazırladığı kitapları neşretmiştir. Âkif, bugün Türk kültür ve edebiyatı içinde, birincisinden çok daha canlı ve uzun ikinci hayatını yaşamaktadır.

Mehmet Âkif merhum, hayattayken de birleştirici bir şahsiyetti. Bütün bir milleti aynı ulvi gayeler etrafında birleştirerek onun güçlü olmasını sağlamaya çalışıyordu. Harbiye Nezaretine bağlı Teşkilat-ı Mahsusa (Askerî İstihbarat) adına Berlin’e gitmesi, “Necid Çöllerinden Medine’ye“ koşması, Millî Mücadele’de İstanbul’dan Anadolu’ya geçerek, arkadaşı Eşref Edip’le (Fergan) birlikte çıkardığı Sebilürreşad dergisini Kuva-yı Milliye emrine vermesi, bâzı yerlerde çıkan isyanların bastırılmasındaki gayretleri, camilerdeki vaazları, hutbeleri, askere ve bütün millete maneviyat aşılayan konuşmaları, yazıları, şiirleri, gezileri, bu birleştirici şahsiyetini çok iyi gösterir. O aynı zamanda edebiyatımızda D. Mehmet Doğan’ın da belirttiği gibi, camiye girmiş, hutbe ve vaazlarda eserinden örnekler okunmuş, hemen hemen yegâne şairdir. Mevlid müellifi Süleyman Çelebi’den beri bu durum 5 asır boyunca bu ölçüde başka hiçbir Türk şairine nasip olmamıştır.

Aynı hususiyetini, ölümünden sonra da eseri, şahsiyeti ve hatırası ile devam ettiriyor. Bugün biz başta Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı olmak üzere bütün tarihimizin, kahraman mücahitlerini, şehit ve gazilerimizi, Anafartalar’ı, Arıburnu’nu, Conkbayırı’nı, İstiklal Marşı’nı hep birlikte anıyorsak, bunun bence başta gelen sebebi, hem millî hafızamızı tazelemek, hem ölülerimizi veya ölümsüzlerimizi hayırla anmak, gazilerimize teşekkür etmek, bugüne hangi çetin yollardan geçilerek gelindiğini, bugünün kıymetini bilebilmek için dünü bilmek gerektiğini, bugünün kıymetini genç nesillere anlatmak ve millî varlık ve bütünlüğümüzü en güçlü şekilde devam ettirmek, bağımsız yaşamak ve milletler yarışında layık olduğumuz yeri alabilmek, geçmişimize karşı vefa, minnet ve şükran duygularımızı yenilemek içindir. Muhtaç olduğumuz bu asil duygular ve fikirler, hem Çanakkale Destanı’nda, hem de İstiklal Marşı’nda hakkıyla ve fazlasıyla vardır.

Âkif bir şiirinde şöyle diyor:

Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez
Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.

Biliyorsunuz tefrika, bölücülük demektir. Aynı duygu ve düşünceler, birlikten kuvvet doğacağı, parçalanmanın, bölünmenin milletleri, devletleri, Müslümanları felakete sürükleyeceği; Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde de dile getirilmiş bir hakikattir. Safahat’ın muhtelif şiirlerinde bütün bu hususlar defalarca ve somut örneklerle, ibret verici bir biçimde ifade edilmiştir. Âkif, hayatı boyunca milletini toparlamaya, demetlemeye çalışan bir manevi çoban hayatı yaşamıştır. Çanakkale Muhârebelerinde şehit düşen Mehmetçiğe şu sözlerle seslenir:

“Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhîd’i”

Âkif gerek Çanakkale şiirinde, gerekse İstiklal Marşı’nda, vatan, din, istiklal, bayrak, millî bütünlük, hür yaşama hakkı, millet, ülkü birliği, millî tarih, ordu, şehitlik... gibi üstün kıymetlerin savunmasını yaparak emperyalizme ve haçlı zihniyetine hücum ediyor. Bu kıymetler bugün de önem ve değerlerini korumaktadır; kıyamete kadar da koruyacaktır. İşte, atalarımızdaki “din ü devlet” kaygısının, “devlet-i ebed-müddet” endişesinin de manası budur. Bugün şu veya bu tarzda bölücülük yapanlara, buna gücü yetmeyeceklere en güzel ders, ibret ve cevaplar, Âkif’in eserinde bol bol vardır. Son zamanlarda bölücülüğe yeltenenlere, böyle bir art niyet taşıyanlara söylenecek tek bir söz vardır. Ali Suavi’nin deyişiyle; “Arkadaş sen de aynı gemidesin.” Unutma ki, bu çatı yıkılırsa altında sen de kalırsın!...

En geniş çerçevede milletin, özel olarak da aydınların ve gençlerin bir ortak millî kültür hamûlesine sahip kılınması, asgari değil, azami müştereklerde birleşme için aynı kültür dinamikleriyle beslenmesi yönünde, devletin gerekli tedbirleri daha yoğun biçimde alması beklenir. Bu konuda rahmetli hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “Maalesef bugün aydınlarımızın müşterek okudukları on kitap bile yoktur.” derdi. Yaklaşık kırk yıl önce söylenen bu sözler, geçerliliğini maalesef bugün de korumaktadır.

Milleti millet yapan en önemli unsurlardan biri, ortak mazi ise; bir diğeri de, ortak geleceği meydana getirecek olan gâye birliğidir. Ortadoğu ile ilgili kıymetli eserlerin sahibi Prof. Dr. Mim Kemal Öke, memleketimizde zaman zaman görülen bölücülük faaliyetlerinden biri üzerine yazdığı bir yazıda şunları söylüyor; “Gazetede kışkırtılıp sokağa dökülen kimselerin resmini gördükçe aklıma, nedense Mehmet Âkif geldi. Kendi kendime, acaba o insanlar; Birinci Dünya Savaşı’nda, İngiliz emperyalistlerin kışkırtmasıyla tezgâhlanan isyanlara karşı, mukaddes topraklara düşüp;

“Ezelden kaynaşan ervâha ayrılık var mı?
Cihan yıkılsa bu vahdet yerinden oynar mı?
Olunca minberimiz, arşımız, Hudâ’mız bir;
Benim de beklediğim nur, O’nun da gâyesidir”

diye haykıran Mehmet Âkif’i bilirler mi?

Veya Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’ya karşı ayaklananların, Filistin’de Musevi Yurdu ve Ortadoğu’da İngiliz mandası ile karşılaşınca, nasıl pişman olduklarını bilir mi?”

Hâlâ ateş, barut ve duman kokuları bütün şiddetiyle devam eden Ortadoğu’da yaşanan büyük facianın (Irak Savaşı ve Filistin Dramı) meydana gelmesinde, asırlarca birlik ve beraberlik için kanını sebil eden atalarımıza karşı yapılan ihanetlerin, arkadan vurmaların, bir bakıma bedelinin ödenmesi hâdisesi yok mudur, dersiniz? Buna hiçbir zaman sevinmek, üzülmemek mümkün değildir; ancak Osmanlı’nın çekildiği topraklarda kurulan 30 kadar devlet veya devletçiğin, o günden bugüne kadar fokur fokur kaynaması ve kiminin kurda kuşa yem olması, düşünenler için bir ibret levhası oluşturmuyor mu?

Bu konuda söyleyeceğim tek söz kaldı; “fianlı Çanakkale Müdafaası ve Millî Mücadele Destanı ve bütünüyle İstiklal Marşı hepimizindir.” Unutmamalıyız ki, hepimizde ortak olan yönler, yanlar, inançlar, özellikler, farklı olan yönleri söylemeyi bile değmez kılacak kadar fazladır. Bütün dış güçlerin parça parça edemedikleri, bölük pörçük hâle getiremedikleri, bir tek Türkiye’miz kaldı. Bu bakımdan çok dikkatli olmalıyız. Birlik ve beraberliğimize sımsıkı sarılmalıyız. Tarihte, Anadolu toprağı binlerce yıl boyunca birçok kavme mezar olmuştur. Tarihten ibret alarak, onun tekerrür etmesine fırsat vermeyelim...

Bekir Oğuzbaşaran - ERÜ Fen-Ed. Fak. TDE Böl. Öğr. Gör. Kayseri



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97