Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 232. Sayı >> DÜNDEN BUGÜNE >> Alfabe devrimi ve Diyanet İşleri Başkanlığı

Alfabe devrimi ve Diyanet İşleri Başkanlığı

Diyanet İşleri Başkanlığının tarihi sürecini incelerken Cumhuriyetin ilk yılla-
rında alfabe ve dil konusunda yaşanan gelişmelere kısa bir göz atmak fay-
dalı olacaktır. Çünkü alfabe değişikliğinin Diyanet ve din hizmetlerini şu ve-
ya bu şekilde etkilemiş olma durumu söz konusudur. Yine bu yıllarda gün-
deme gelen Türkçe ibadet ya da anadilde ibadet konusu ise bu yazının
kapsamı dışında kalacaktır.
Din ve dil
İnsanın en önemli vasıflarından biri, Yüce Allah’ın ona lisan vermiş olması,
konuşmasıdır.
Dil, fikirleri insanlara anlatmanın bir aracıdır; düşüncenin hem dayanağı
hem de taşıyıcısıdır. Dil geliştikçe düşünce de gelişecektir.
Öncelikle insanları etkilemede dili etkili bir şekilde kullanmanın önemine
işaret etmek gerekir. İnsanları ikna etmenin en yaygın yöntemlerinden biri
etkili konuşmaktır. Bir düşünceyi iyi ifade edebilmek için kusursuz bir dil
kullanmak gerekir. Beşeri ilişkilerde karşımızdakileri etkileyebildiğimiz ölçü-
de inandırıcı olabiliriz. Din hizmetinde dilin önemi de bundan kaynaklan-
maktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de güzel konuşmanın insan üzerindeki
olumlu etkilerine dikkat çekilmiş, güzel söz ve bağışlamanın erdemi önem-
le vurgulanmıştır.
(Bakara, 263)
Dinî hizmetler bağlamında kullandığımız dili toplumda konuşulan dilden ta-
mamen ayrı düşünemeyiz. Haliyle bir toplumda dil konusundaki gelişme-
ler, dinî bilginin aktarımını da doğrudan etkilemektedir. Çünkü dinî bilginin
sözlü ve yazılı aktarımında bu ortak dilin kuralları paylaşılmakta, ortak kav-
ramlarından yaralanılmaktadır. Öte yandan dinî nitelikli hizmetlerin; vaaz ve
hutbelerin, dinî yayın ve sohbetlerin milletin konuştuğu dil ve edebiyatın
gelişimine çok önemli katkıları olduğu unutulmamalıdır. Tarihte dili en gü-
zel konuşan kesim din görevlileri olmuştur. Bu durum kuşkusuz bütün din-
ler için geçerlidir.
Tarih boyunca çeşitli alfabeler kullanan Türkler, X. yüzyıldan itibaren İslâm-
laşmaya başlayınca Arap alfabesini benimsemişlerdir. Bilindiği gibi, Türklerin İslâm’ı
kabulü ile birlikte çok sayıda Arapça kelime, kavram ve deyim Türkçeye girmiştir.
Alfabe devrimi
Dilbilimcilerin çoğunluğuna göre, Osmanlı devleti süresince kullanılmış olan Türkçeye
“Osmanlı Türkçesi" veya kısaca “Osmanlıca"; Cumhuriyet dönemi kullanılan Türkçeye
ise “Türkiye Türkçesi" demek en uygun olanıdır. Buna göre Osmanlıca, XV. yüzyılın
ikinci yarısından XX. yüzyılın başlarına kadar Arapça ve Farsçadan oldukça etkilenmiş
biçimde devam etmiş olan yazı dilidir.
Gerek TBMM hükümetleri gerekse alfabe devrimine kadar Cumhuriyet döneminde,
konuşma ve yazı dili olarak Osmanlı Türkçesinin hâkim olduğunu görüyoruz. O yıllara
ait tutanak dergilerinde, hukuki metinlerde, resmi yazışmalarda ve Atatürk’ün Nutkun-
da bu durumu açıkça müşahede etmek mümkündür. Ancak Cumhuriyetin ilânını mü-
teakip dil konusunda da ani gelişmeler yaşandı. 1 Kasım 1928’de “Türk Harflerinin
Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun" TBMM’nde kabul edildi, 3 Kasım’da da yayımla-
narak yürürlüğe girdi. Kanunun 5. maddesi ile Türkçe kitapların Latin harfleriyle basıl-
ması zorunluluğu getirildi; Türkçe kitapların eski harflerle basım ve satışı yasaklandı.
Başta memurlar olmak üzere halkın bu alfabeyi öğrenebilmesi için de kurslar açıldı.
Yapılan bu ani değişiklik, başta Latin harflerinin öğrenilip yazımında bir kıvam tuttu-
rulması, ayrıca yazı için araç gereçlerin temini epey bir zaman gerektirmiş olmalıdır.
Kanunun yürürlüğe girdiği ilk aylara (10 Kasım 1928) ait olan ve inceleme imkânı bul-
duğum, bir Başkanlık genelgesinin Müftülüklerde personele okutularak tebliğinde iz-
lenen yol buna güzel bir örnektir. Şöyle ki; genelge önce eski harflerle çevrilerek oku-
tulmuş ve imzalatılmıştır. Bir anlamda yeniyi eskiye çevirerek anlaşılması sağlanmıştır.
Benzer şekilde Başkanlıkta (kuşkusuz başka kuruluşlarda da öyledir) resmi yazıların
müsvettelerinin uzun yıllar eski harfle yazılıp sonra Latin harfleriyle daktilo edildiğini gö-
rüyoruz. Şunu da kaydetmek gerekir ki, birçok münevver, yazar, ilim adamı kişisel el
yazılarında, notlarında eski yazıyı ömür boyu kullanmışlardır.
Bir başka husus da şudur: Atatürk’ün birtakım icraatına dayanarak ve ona yaranmak,
bazen de bu yolla kişisel çıkarlar sağlamak amacıyla bunları amacından saptıran kişi-
lere hemen her dönemde rastlanmıştır. Bunu Alfabe devriminin uygulanmasında da
görüyoruz. Meselâ, Başkanlığın 27 Aralık 1939 tarih ve 14 sayılı yazısından, 1932’de
Kütüphane-i Hilmi tarafından, bazı işaretler de kullanarak Latin harfleriyle bir Kur’an ta-
bedildiği, bunun bir nüshasının da Atatürk’e gönderildiğini, Atatürk’ün ise bu işgüzar-
lığa karşı çıktığını ve gereğinin yapılması için Başvekâlet aracılığıyla Diyanet İşleri Re-
isliğine talimat verildiğini, Reisliğin de bunun hiçbir şekilde uygun olamayacağını, bu-
nu yapmaya cüret eden yayınevinin sahibi Hilmi hakkında gerekli işlemin yapılması için
Başvekâlete bildirildiğini öğreniyoruz. Yazıda, ilgili yasanın Latin harfleriyle ilgili zorun-
luluğun Türkçe kitaplar için söz konusu olduğu, Kur’an’ın ise Türkçe bir kitap olmadı-
ğı vurgulanmıştır.
Ayrıca, 1934 yılında Diyanet İşleri Reisliği Müşavere Heyeti’nden Müftülüklere gönde-
rilen birçok yazıda, Reisliğin 3 Şubat 1934 tarihli genelgesine atıfta bulunularak vaaz
konularında âyet ve hadislerin eski yazı ile, Türkçe olanların ise yeni harfle yazılacağı
ifade edilmiştir.
Yukarıda da değinildiği gibi, bu konuda yaşanan en büyük sıkıntı şu olmuştur: Cami,
mescit ve evler de dâhil olmak üzere değişik mekânlarda Kur’an öğretmek, eski harf-
lerle okuma-yazma öğretmek; alfabe devrimine muhalefet etmek olarak hükmedilmiş-
tir. Yani kanunun ilgili maddesi yanlış yorumlanıp iş Kur’an yasağına kadar götürül-
müştür. Bu nahoş durumun millet vicdanında açtığı yaraların yıllar boyu kapanmadığı
herkesçe malumdur.

Bir bilgi olarak şunu ilave etmek isterim: DİB harf devriminden önce eski har erle sa-
dece dört eser yayınlamıştır. Bunlar Ahmed Hamdi Akseki’ye ait “Ahlak Dersleri
(1924)" ve “Askere Din Dersleri (1925)" ile “Türkçe Hutbe (1927)" ve “Sahih-i Buhari
Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi (1928)"nin ilk iki cildidir.
Dilde tasfiye çabaları
Osmanlı’da Tanzimat’la başlayıp Meşrutiyet’le şiddetlenen dilde sadeleştirme hare-
ketleri Cumhuriyetle farklı bir boyut kazanmıştır.
M. Kemal Paşa, 1 Kasım 1932’de Meclisi açış konuşmasında bütün devlet teşkilatı-
nın dildeki özleştirme çabalarına destek vermesini talep etti. O, dil devrimi çerçevesin-
de Türkçede kullanılan bütün yabancı kelimelere karşılık bulunmasını istiyordu. Bilin-
diği gibi dilde tasfiyesi düşünülen kelimelerin başında Arapça ve Farsça köken-
li kelimeler gelmekteydi. Çevresindeki bazı kişilerin de bu doğrultudaki gayretlendir-
mesiyle Atatürk dil devrimine bilahare yeni bir boyut kazandırmış ve “Güneş-Dil" teori-
si ortaya çıkmıştır.
(Ali Karamanoğlu, Türk Dili, İst. 1984, s.127)
Dilde tasfiye çerçevesinde 1933 yılı başında bir derleme ve tarama faaliyeti başladı.
Yabancı kökenli kelimelere bulunan karşılıklar, “Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılık-
ları-Tarama Dergisi"nde yayımlanarak yazılan makale ve resmi yazışmalarda bunların
kullanılması zorunlu kılındı. Güneş-Dil teorisinin benimsenmesiyle bu tasfiyeden de
vazgeçildi. 1932-1934 yılları arasındaki bu uğraşlar neticesinde dil açısından ortaya çı-
kan kaosu erkenden fark eden Atatürk, “Türk halkının dilinde yaşayan, edebiyatında
bulunan kelimeler Türkçedir" diyerek bu girişimden vazgeçilmesini istemiştir.
Görüldüğü gibi, harf devrimi çıkartılan kanunla hemen uygulamaya konulduğu halde,
canlı bir kurum olan dilde, haklı nedenlerle bu mümkün olamamıştır.
(Karamanoğlu, 118)
Dilde tasfiye akımının Türkçeyi kısırlaştırdığı noktasında bir kanaat hakimdir. Böyle ol-
makla birlikte bunun, dilimize yeni kelimelerin kazandırılması, dinî alan da dâhil, yeni
ortaya çıkan bu tür bazı kelime ve kavramların düşüncelerimizi daha iyi ifade edebil-
memize imkân sağladığı da söylenebilir. Keza Türkçeye yabancı dillerden gelen keli-
me ve kavramlar da bir kazanç ve zenginlik olarak görülmelidir. Yeter ki Güneş-Dil te-
orisinde olduğu gibi, bu doğrultudaki gayretler dili anlaşılmaz bir boyuta ulaştırmasın.
Dilde tasfiye hareketinin etkili olduğu 1932 yılı ve sonrasında başta Sahih-i Buhari
Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Hak Dini Kur’an Dili olmak üzere Diyanet İşleri
Başkanlığınca yayımlanan eserlere bir göz attığımızda bu akımın etkilerini göremiyo-
ruz. Bu amaçla bu yıllarda basılan A. Hamdi Akseki’ye ait “Dinî Öğütler Vâızlara Vaız
Numuneleri-I Kuvvet ve Tayyare (1935)" ile “Yeni Hutbelerim (1936)" ve Mehmed Feh-
mi Ülgener’e ait “Dinî İdarî Malûmat Mecmuası ve İmtihan Rehberi (1940)" ad-
lı eserleri gözden geçirdim. İstisnai olarak, Tecrid’in tercüme ve şerhinde değil; ama
bu eseri 4. ciltten itibaren tercüme eden Kamil Miras’ın 1939 yılında bu cildin başına
yazdığı “Önsöz"ünde sadece birkaç “yeni" kelimeyi kullandığını görüyoruz. “Sayın Ri-
fat Börekçi", “Bay Hamdi Akseki", “Türk Milletinin büyük başbuğu Atatürk’ü derin say-
gılarla..." gibi. Keza İslam’ı çocuklara şiir dilinde anlatan ve Diyanet İşleri Reisi olduğu
sıralarda Ord. Prof. M. Şerefeddin Yaltkaya tarafından yazılan “Benim Dinim (1943)"
adlı şiir kitabı, gerçekten sade, açık ve anlaşılır bir dille yazılmış; ancak, zorlama keli-
melere yer verilmemiştir. Bu yıllarda Başkanlık dışında yayımlanmış dinî nitelik-
li çok az sayıdaki kitaptan birkaçını, örneğin Milaslı İsmail Hakkı’ya ait “İslâm Dininde
Etlerin Tezkiyesi (1933)" adlı risaleyi ve Ömer Rıza (Doğrul)’a ait “Müslümanlık Nedir
(1933)" adlı kitabı da bu açıdan gözden geçirdim. Aynı durum bu eserler için de söz
konusudur.

Dinî kelime ve kavramlara karşılıklar
Maarif Vekâleti’nce 1934 yılında basılan “Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Ta-
rama Sözlüğü"nde bazı dinî kelime ve kavramlar için de karşılık önerildiğini görüyoruz.
Bunlardan bir kısmının XIV. ve XV. yüzyılda yazılmış Kur’an’ın Türkçe tercümelerinin
birkaçından derlendiği anlaşılmaktadır. Örnek olarak bazı kelime ve kavramlarla bun-
lara önerilen karşılıkları buraya alıyorum (kesme / işaretinden sonrakiler önerilen karşı-
lıklardır):
Af/boşatlık; Affetmek/boşlamak; Âhiret/gidinki ajun, ol ajun; Ahlâklı/onat, sağ gönüllü;
Âlem/acun; Allame/bilecen, bilge; Âmin/andağ olsun, öyle olsun; Avret/ut yeri, uyat
yeri; Azrail/can alağan; Beddua/ilenç; Beddua etmek/ilenmek; Bedevî/çölik; Benî
âdem/kişioğlu; Bid’at/yeni çıkma; Cami/yüğnek; Cehennem/tamu; Cennet/uçmak;
Cin/çor, uçuk; Def’i hacet etmek/ayakyoluna gitmek; Din reisi/tayın, tuyun; Dua/algış;
Dua etmek/algamak, yakarmak; Ebedî/bengi, bengü; Ezan okumak/banlamak, kığır-
mak; Fazilet/artıklık; Edep/buyuk; Gafur/yargılayıcı; Ganimet/alanç, bulun; Gargara
etmek/boğaz çalkalamak; Gayri ahlâki/uçkur üstü; Gayri kabili kıyas/kerinçsiz; Hâ-
şâ/bizden uzak, olmaya; Hilâl/aydoğdu, yeni ay; Hizmet/buyan; Huda/Çalap; İba-
det/kulluk, tapı, tapınma; İbadet etmek/bağınmak, tapınmak; İdrak/anlak; İhtikâr/ağış-
mak; İlâh/Çalap, tapıngu; İmam/başçı, öndin başlağı, uylası, tayın tuyun; İman/inan,
inam; İnkâr etmek/danmak; İntihar/ölünmek; İrşad/kılağuzlamak; İstiğfar/Tanrıdan ba-
ğışlık dilemek; İtaat/tapık, tapuğ; İttiba/izine uymak, iyermek; İttika/söygünmek, söy-
kenmek; Kabile/oymak, boy; Kabir/gömgen, sin; Kadir/erik, oğan; Kâfir/tanığlı; Ka-
sem/ant; Katletmek/tepelemek; Kayy/kusku, kusu; Kefalet etmek/boyun tutmak; Ke-
faret/yazuk yünkülmek; Kısas/bendeş eyleme, beydeş eyleme; Kitap/bitik; Kurban
kesmek/taymak; Lanet/ilenç; Maazallah/Tanrı esirgesin, Tanrı korusun; Mağfiret/yar-
lıgama, Mahreç/çıkak; Malik/erkli; Maruf/belli; Meal/cüyrük, cürük; Meni/bel suyu;
Merhum/yarlığ; Mescit/yüğnek; Meshetmek/sığazlamak; Mevzu/düzme, uydurma;
Mezar/kara örün; Mihir/ağırlık, başlık; Mihrap/tabungu yer; Miraç/ağası yir; Miskin/cı-
ğan, cığay; Muahhar/ardıl; Musibet/değen, deygen; Müçtehit/dürüşcü; Müfsit/azgun
işlü; Nafile ibadet/atıksı; Namaz/yükünç, yüvünce; Namaz kılmak/yükünmek; Ni-
kâh/gereksilik; Oruç/deksiz durmaklığ; Peygamber/yalvaç; Riba/yaramaz artukluk;
Risalet/yalvaçlık; Secde/yüknü; Şehadet/tanıklık; Vaaz etmek/öğütlemek; Vaiz/öğüt-
çü; Zan/işgil, sezme; Zekât/turtanak; Zina/aranak iş, irincü...
Dikkat edilirse, bulunan bu karşılıkların çoğu halkın dilinde yerleşmemiş, yaygınlık ka-
zanarak günümüze gelememiştir.
Sonuç yerine
Konuyla çok fazla ilintili gözükmese de yazımı bir-iki tespitle tamamlamak istiyorum.
Birincisi, Latin har erinin kullanılmaya başladığı daha ilk yıllarda gerek Diyanet İşleri
Başkanlığınca gerekse Başkanlık dışında yayınlanan kitaplarda -henüz ilk örnek olmalarına rağmen- fazla bir dizgi/tashih hatasına rastlamıyoruz. Kullanılan hurufat ve sayfa düzenleri de şaşırtacak derecede güzeldir.
İkinci tespitimiz acı bir gerçeği yansıtacaktır. DİB Kütüphanesindeki mevcut eserleri yayım tarihlerine göre taradığımızda şunu görüyoruz: 1920-1940 yılları arasında Türkiye dışında Arapça olarak yüzlerce temel dinî kaynak eser basılmışken bu süre içerisinde ülkemizde basılan dinî eser yok denecek kadar azdır.
Üçüncüsü öneri niteliğindedir: 1928’den önceki bin yıllık kültür ve edebiyatımızı, yazıldıkları alfabede okuyabilmeleri açısından yeni kuşakların Osmanlıca bilmeleri önem taşıyor. Din hizmetinde bulunan Diyanet mensupları için bu önemin daha büyük olduğu izahtan varestedir. Dolayısıyla bütün Başkanlık personelinin Osmanlıca bilmesi teşvik edilmeli, hatta zorunlu hale getirilmeli, sırf bu amaçla eğitim programları geliştirilmelidir.

Dr. Mehmet Bulut - DİB / Uzman



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97