Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 235. Sayı >> SÖYLEŞİ >> Dünyada Müslüman azınlıklar üzerine

Dünyada Müslüman azınlıklar üzerine

"Prof. Dr. Mehmet Görmez: Bir kimliği, bir aidiyeti hiçbir zaman sayılarla ifade edemezsiniz."

Sayın hocam, isterseniz sohbetimize azınlık kav-
ramından başlayalım.
Tarih boyunca bütün coğrafyalarda bir egemen
kültür olmuş, bir de daha küçük ve başka bölge-
lere, kültürlere aidiyeti olan topluluklar, çeşitli ne -
denlerle hicret ederek başka topraklarda, başka
kültürlerde önce misafir olarak kalan, sonra da
oranın bir parçası haline gelen topluluklar
olmuştur. Bu aslında insanlık tarihi boyunca sü-
regelen bir konudur. Yani herhangi bir ülkeden,
farklı bir dinin mensupları zaman zaman siyasi,
sosyal, ekonomik, kültürel sebeplerle, kendi
topraklarını, kendi kültürlerini terk ederek, tabiri
caizse hicret ederek başka topraklara gitmiş ve
orada yerleşmişlerdir. Bu şekilde oluşan toplum-
ların, yerleştiği dünya ile olan ilişkisi tarih boyun-
ca sorun olmuştur.
İnsanlık tarihi boyunca var olan bu hakikat, mo-
dern zamanlara kadar sayılar üzerinden hiç ifade
edilmemişti. Yani bunu azınlık-çoğunluk şeklinde
sayılarla ifade etmek mantığı, modern zamanla-
ra aittir. Modern zamanlardan önce o topluluklar
kendi kimlikleri ile tanınıyorlardı. Kendi aidiyetleri
ile kendilerini ifade edebiliyorlardı. Ama modern
zamanlarda bir çoğunluk ve azınlık kavramı ih-
das edildi. Herhangi bir ulus devlette yahut fark-
lı uluslardan müteşekkil bir toplulukta egemen
olan topluluğa çoğunluk deniyor. Başka bir yer-
den, aidiyeti başka bir kültüre ait olup da gelip
orada yaşamaya karar vermiş topluluğa da azın-
lık deniyor. Aslında bu, insan ve insanın değeri
açısından, hatta insan hakları açısından değer-
lendirildiğinde çok yerinde bir isimlendirme de-
ğildir. Çünkü bir kimliği, bir aidiyeti hiçbir zaman
sayılarla ifade edemezsiniz. Sayısı az olanı azın-
lık, çok olanı ise çoğunluk şeklinde tanımlamanın
doğru olmadığını düşünüyorum.
Son asırda Müslümanlar çeşitli sebeplerle, batı-
ya doğru göç ettiler. Ülkemizden de batıya doğ-
ru böyle bir göç yaşandı. Aynı şekilde Orta Do-
ğu’dan Batı’ya giden azımsanamayacak kadar
bir nüfus var. Batı’da “Müslüman azınlık" kavra-
mı nasıl oluştu?
Doğrusu bu konuda elimizde ince hesaplanmış
bilimsel veriler yok. Ama kabaca bakıldığında
bundan elli yıl önce , hatta bazı ülkeler için yirmi
otuz yıl önce bir araştırma yapılsaydı, dünyada
var olan ülkelerin belki üçte ikisinde Müslüman
azınlıkların olmadığı görülürdü. Ancak bugün
tespit edebiliyoruz ki, dünyada sayıları az da ol-
sa bir Müslüman azınlığın olmadığı hiçbir ülke
yoktur. Tabii bunun çeşitli sebepleri var. Neden
bu hareketlilik yaşandı? Bir defa batı dünyası ve
Amerika kıtası için düşündüğümüzde, Afrika’dan
yapılan köle ticareti bu hareketin öncü sebeple -
rindendir. Daha sonra Batı’daki endüstri devrimi
ile oluşan iş imkânları da göçle rin sebeplerinden
biridir. Dünya savaşları insanları yerinden yur-
dundan etti. Daha sonra Orta Doğu’da İsrail’in
toprak işgal etmeye başlamasından itibaren, in-
sanlar yerinden yurdundan edildi. Bugün dünya-
nın her bir tarafında bir Filistinli ile karşılaşabili-
yorsunuz. Balkanlarda yaşanan savaşlarla bağ-
lantılı olarak dünyanın her tarafında küçük bir
Boşnak grupla karşılaşa biliyorsunuz. Bugün
dünyanın sürgün milletleri oluşmuştur. Kırım
Tatarları, Ahıska Türkleri, Irak Türkmenleri,
Flistinliler ve Boşnaklar bulundukları bölgelerin
zulmünden kaçan sürgün milletlerdir. Asya’dan
Avrupa’ya, Amerika’dan Avustralya’ya kad ar
sürgün milletlerle karşılaşabiliyorsunuz. Tabii
“dünyanın her tarafında" derken Batı dünyasını
kaste diyorum. Siz göçler hep doğudan batıya
yapılmıştır dediniz. Aslında bir tespite göre de
tarih boyunca ilim ve hikmet için göçler batıdan
doğuya doğru olmuştur.
Peygamber Efendimiz Veda Hutbesi’nde yüz bin
kişiye hitap etti, bu yüz bin kişinin içerisinde sa-
dece on bin kişinin mezarı Arabistan yarımada-
sındadır. Diğer doksan bin kişi nerededir diye
sorsak cevabını bulamayız. Ama büyük bir kıs-
mının doğuya doğru gitmiş olduğunu biliyoruz.
Ama özellikle endüstri döneminden sonra mo-
dern zamanlarda doğudan batıya doğru bir ha-
reketin olduğunu hepimiz biliyoruz.
Bütün bu sebeplerden dolayı bugün dünyada
Müslüman bir topluluğun, Müslüman bir azınlığın
olmadığı hiçbir ülke kalmadı. Yakında İstan-
bul’da Ekvator Ginesi diye bir ülkenin temsilcisi
ile görüştüm. Burada üç bin beş yüz kişiden olu-
şan Müslüman bir azınlığın olduğunu öğrendim.
Burada nasıl oluştunuz diye sordum. Orada do-
ğup büyüyen yüz, iki yüz kadar Müslüman var-
mış. Köle ticaretiyle buraya getirilen Müslüman
bir anne babadan, bir ecdattan dünyaya gelen,
Müslüman bir temele dayandığını öğrenen ve
sonradan Müslüman olanlar varmış. Geçen sene
Dominik Cumhuriyeti’nden bir heyetle görüş-
müştüm. Haiti’deki depremden sonra orada
Müslüman bir topluluk olduğunun farkında ol-
duk. Dolayısıyla dünyanın her tarafında bugün
Müslüman azınlık diyebileceğimiz bir azınlık var.
Ancak Müslümanların bunların tespitini yapan bir
müesseseleri bile yok. Ancak bireysel yollarla
haberdar olabiliyoruz.
Kur’an-ı Kerim’de anne babaya iyilik yapılmasını
isteyen ayetin akabinde komşuya da iyilik yapıl-
ması ifade edilir ve “uzak komşu" tabiri kullanılır.
Yani bir “yakın komşumuz " var, bir de “uz ak
komşumuz" var. Bu “uzaktaki kardeşlerimiz" in
ne türlü sorunları var?
Aslında problemlerin temelinde dünyanın küçük
bir köye dönüşmesi yatıyor. Köyün içerisinde
sadece bir egemen güç ve egemen kültür görü-
nür kılınıyor ve o köyde azınlık dediğimiz küçük
toplulukların inançları, kültürleri, düşünceleri, ha-
yatları görünmez oluyor. Bu kabul edilebilir bir
şey değildir. Bir tek insanın kimliği dahi bizim
açımızdan önemlidir. Eğer farklı ise, farklılık arz
ediyorsa onu korumak, onu muhafaza etmek
gerekiyor. Dünyanın her tarafına yayılan Müslü-
man azınlıkların birinci sorunu, kendi inançlarıy-
la, kendi kültürleriyle, kendi aidiye tleriyle görünür
olma imkânına kavuşamamalarıdır. Yani görünür
olma derken toplumda özgürce kendi kıyafetleri
ile dolaşabilmeleri gibi konuları kastetmiyorum.
Kendi değerleri ve kültürleriyle, o toplumun de-
ğerlerini ve kültürlerini buluşturarak, birleştirerek
sizin dediğiniz uzak-yakın komşu ilişkisine geçe-
rek bir özne haline gelebilme imkânlarını kaste-
diyorum.
Kimlik sorunu ciddi bir sorundur. Hatta azınlık-
çoğunluk ilişkileri Batı literatüründe sosyal bilim-
lerden değil, kimyadan ödünç alınan kelimelerle
tanzim edilmiştir. Bu konuda dört kelime vardır:
Asimilasyon, entegrasyon, izolasyon ve adap-
tasyon. Bu kelimeler aslında sosyal hayatla ilgili
kelimeler değildir. Lisede laboratuarda bir mad-
deyi başka bir madde içerisine koyduğunuzda
eğer onun içerisine kayboluyorsa asimilasyona
uğradı derdik. İslam açısından bakıldığında bu
kavramlar azınlık çoğunluk ilişkisini ifade eden
birer kavram olmaktan uzaktır. Mesela enteg-
rasyonu Türkçe’ye biz uyum diye çeviriyoruz.
Yani eklemleneceksin, ona benzeyeceksin, dı-
şarıdan bakıldığında iki farklı yapı görülmeyecek.
Bir uyum gösterecek olanlar var, bir de uyulma-
sı gereken bir kitle var. Bu aslında kabul edilebi-
lir değil. Ama maalesef Müslüman azınlıkların ve-
ya dünyadaki başka azınlıkların neredeyse hepsi
buna razı olmuş durumda. Bunlardan en kötü
olanı kimliği ile kültürü ile , dili ile, düşüncesi ile
başka bir dil ve kültür içinde yok olma anlamına
gelen asimilasyon. Yani hakim kültür birisinde
yok ediyor, diğerinde sen varsın ama varlığını
hissettirmeyeceksin, farklılığını göstermeyecek-
sin ve bana uyacaksın diyor. Bu kabul edilebilir
değil. Zaten izolasyonlar oluştu ve bu azınlıkların
büyük bir kısmı izole olmuş vaziyetteler.
Uyum sürecini ifade etmede adaptasyon da en-
tegrasyonla birlikte değerlendirilmesi gereken bir
kavram. Dolayısıyla modern zamanlarda bu iliş-
kileri ifade eden kavramlar dahi vahim bir tablo
ile karşı karşıya olduğumuzu açıkça gösteriyor.
Mesela Almanya’da altı milyon Müslüman vardır.
Almanya’nın anayasasında din ile din eğitimi ile,
inanç özgürlüğü ile ilgili çok önemli maddeler
vardır. Ama İslamiyet’i resmen kabul etmediği
için Müslümanların hiçbiri bu haklardan istifade
edemiyor. Teşebbüsler var, çabalar var, ama
neticeye baktığımızda ortada bir şey olmadığını
görüyoruz. Müslüman azınlıkların kendi araların-
da kurdukları dini kurumlar vardır. Bu dini ku-
rumların o toplumda çok değeri yoktur. Hukuki
tüzel kişilikleri yoktur. Muhatap olarak kabul edil-
miyorlar. Çocukların eğitimi, din eğitimi ciddi bir
sorundur. Dil eğitimi ciddi bir sorundur. Dünya-
ya dağılmış, her ülkede yetim bırakılmış, bu
Müslüman topluluklarla ilgilenen maalesef çok
az mekanizma var.
Müslüman azınlıkların yaşamakta olduğu sorun-
ların düğümlendiği nokta tam olarak neresi
?
Genelde azınlık-çoğunluk ilişkisi sorununu çöz-
me konusunda azınlıklar daha büyük bir çaba
gösteriyorlar. Çoğunluklar ise azınlıkların bir eği-
tim sürecinden geçirilerek entegrasyona tabi tu-
tulmalarını istiyorlar. Nitekim entegrasyon ba-
kanlıkları var. Burada iki şey söylemek istiyorum.
Birincisi, aslında bu konuda azınlıkların değil, ço-
ğunlukların eğitime ihtiyacı var. Bunun altını tek-
rar çiziyorum. Dışarıdan gelen, farklı bir dine,
farklı bir inanca, farklı bir kültüre aidiyeti olan bir
topluluğa nasıl muamele edileceği konusunda
bir eğitime ihtiyaç var. Modern toplumların top-
yekün böyle bir eğitime ihtiyacı var. Çünkü bu
toplumların bu konuda tarihi tecrübeleri yoktur.
Yüz sene önce Batı’nın hangi başkentinde böy-
le bir ilişkiden söz edebilirsiniz? Ama Müslüman-
ların böyle bir tecrübesi var. Endülüs kuruldu-
ğunda orada bir azınlık-çoğunluk ilişkisi oluşma-
dı. Orada farklı din mensupları birlikte yaşıyorlar-
dı ve onlar üretmeye kaldıkları yerden, birlikte
devam ettiler. Papazlar çocuklarını medreseye
gönderiyorlardı. O çocuklar orada Hristiyan ol-
muyorlardı. Medresede matematik öğreniyorlar-
dı. Birlikte oturup konuşuyorlardı. İstanbul fethe-
dildikten sonra da bugün modern zamanlarda
olduğu gibi bir azınlık-çoğunluk ilişkisi oluşmadı.
Bir Ramazaniye’de anne çocuğuna vasiyet edi-
yor; “ Yavrucuğum, sahura kalktığında çorbanı
önce gayri müslim komşularına dağıt, sonra
Müslüman komşularına dağıt." diyor. Böyle bir
ilişki oluşmuştu ve böyle bir tecrübe vardı. Ama
modern zaman, bu tecrübe-
den yoksun bir zamandır ve
modern zamanların çoğun-
luklarına bu eğitimi vermek
lazım. Mesela bütün okullar-
da, farklı coğrafyadan, farklı
kültürden, farklı inançtan bir
insan geldiğinde ona nasıl muamele edilmesi
gerektiğine dair bir edep, bir hukuk, öğretilmesi
gerekiyor diye düşünüyorum.
Bu arada Müslüman bilim adamları da birtakım
şeyler ürettiler. Mesela “Fıkhu’l-Ekalliyyât" veya
İngilizce ifadesiyle “Minority Fiqh" diye bir kav-
ram çıktı. Azınlık fıkhı … Hatta bazıları garip bir
şekilde azınlık teolojisinden ve bir azınlık
kelamından söz etmeye başladılar.
Özellikle Batı’da yaşayan Müslüman azınlıkların
kendilerine mahsus birtakım durumları var. Me-
sela kurban kesemiyorlar. Cenazesini gömeceği
kendisi ne ait bir mezarlık yok. Bu gibi yüzlerce
mesele var. Bir helal gıda meselesi bile tam ola-
rak halledilemedi. Hâlbuki ortada buna benzer
bir tecrübe var. Dünyada yaşayan başka bir dini
azınlığın bir tecrübesi var. Dünyada hangi otele
giderseniz gidin onların gıdalarının saklandığı
özel bir dolap vardır. Bu tecrübe ortadayken biz
helal gıda meselesini, helal kesim işini bile konu-
şamadık, yani halledemedik doğrusu.
Peki İslam dünyası azınlık kavramıyla ne zaman
tanıştı, bu konudaki tecrübesi nasıldı?
Bu aslında başlıbaşına bir konu. Ancak ben ana
hatlarıyla değinmek isterim. Hz. Peygamber Me-
dine’ye hicret ettiğinde orada farklı Yahudi toplu-
lukları vardı. Bir de henüz inanmayan müşrik top-
luluklar vardı. Ama Medine vesikasının ilk mad-
desi nasıldır? “Biz Medine’de yaşayan bir ümmet
olarak" diye başlar ve “ülkemizi, değerlerimizi sa-
vunmada birbirimizle yardımlaşacağız , birlikte
hareket edeceğiz" denir. Peygamberimiz Medi-
ne’ye hicret etti, Medine vesikası ortaya çıktı ve
ilk günden itibaren bu ilişki başlamış oldu. Bu se-
beple ben sıkça tekrarlarım. Belçika’da Leuven
Üniversitesi’nde bir toplantıda Hz. Peygam-
ber’den bir hadis okudum. Herkes benden bu
hadisin kaynağını vermemi istedi. Çünkü inan-
madılar. “Kim zimmet ehline yani Müslümanların
güvenliği altında yaşamayı kabul etmiş gayrimüs-
lim birisine eziyet ederse Allah’a eziyet etmiş
olur." Bu hadisi okuduğumda çok şaşırmışlardı.
“Ehl-i zimmet" kavramı da bu konuda çok önem-
li bir kavramdır. Zira “zimmet" bu konuda Müslü-
manlara düşen dini ahlaki ve hukuki sorumluluğu
ifade etmektedir.

Dr. Yüksel Salman



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97