Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 238. Sayı >> DİN VE SOSYAL HAYAT >> İrfan ve muhabbet zeminli birliktelik mekânları: Camiler

İrfan ve muhabbet zeminli birliktelik mekânları: Camiler

Dünya milletlerine şöyle bir göz atıldığında, gerek Allah’a inanan semavi din mensuplarının gerekse farklı nitelemelere tabi diğer din/inanç mensuplarının hemen hepsinin kutsal kabul ettikleri mabetlerinin/mekânlarının mevcut olduğu görülür. Bu anlamda insanlığın sosyal yaşam ve gelişimi için önem arz eden ticaret ve kültür merkezlerine her şehirde rastlamak mümkün olmayabilir. Buna karşılık dünyamızda şehirler bir tarafa köylerde dahi insanların inançlarının bir gereği olarak mabetlerinin varlığı hemen herkes tarafından bilinmektedir. İnanma duygusunun bir tezahürü olan mabet geleneğinin kökeni, ilk insana kadar dayandırılmaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de insanlar için inşa edilen ilk mabedin, Kâbe olduğu bildirilmektedir. Onun ilk banisinin Hz. Âdem olduğu rivayeti esas alınırsa, mabet geleneğinin ilk insanla başlamış olduğu ifade edilebilir. (Önkal, Ahmet-Bozkurt, Nebi, “Cami”, DİA.) Nitekim bu husus; “Şüphesiz, insanlar için kurulan ilk mabet, elbette Mekke’de, âlemlere rahmet ve hidayet kaynağı olarak kurulan Kâbe’dir. Onda apaçık deliller, Makam-ı İbrahim vardır. Oraya kim girerse, güven içinde olur. Yolculuğuna gücü yetenlerin haccetmesi Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse (bu hakkı tanımazsa), şüphesiz Allah bütün alemlerden müstağnidir. (Kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır.)" (Al-i İmran, 96-97.) ayeti ile dile getirilmektedir. Bu ayetler bağlamında düşünüldüğünde mabetlerin, rahmetin bir yansıması olan sevgi ve saygının, hidayetin bir gereği olarak da ahlaki ve insani erdemlerin zemin bulduğu özel mekânlar olduğu ya da olması gerektiği sonucuna ulaşılır. Diğer taraftan mihrap, kürsü ve minberiyle, olumsuzluklara, isyan ve günahlara karşı meydan okuma ve sağlıklı bir duruşu seslendirir mabetler… Ayette yer alan “Makam-ı İbrahim” vurgusu dikkatimizi çekmektedir. Malum olduğu üzere İbrahim (a.s.) tevhidin öncüsü ulu’l-azm peygamberlerdendir. Allah’a sadakat ve teslimiyet, şirke meydan okuma, onun belirgin nitelikleri arasında yer almaktadır. Aslında bir yönüyle de Hz. İbrahim, mabet bağlılarına “rol model” olarak sunulmuştur.

Mescit ya da mabet geleneği, insanlık tarihinde bir medeniyet göstergesi ve kimlik belirleyicisi olarak seyretmiş bir olgudur. Bu nedenledir ki, öteden beri hemen her dinin, kendine özgü bir mabedi olagelmiştir. Aslında mabet geleneği, genelde din, özelde inanç ile ilintili ve ilgili bir olgudur. Din genel olarak insanları dünya ve ahirette (mebde ve mead) mutluluğa ulaştıracak ilahî mesajlar bütünü olarak tanımlanır. (Tümer, Günay, “Din”, DİA.) Bu yönüyle ele alındığında insanlığın medeniyet, kültür gibi tarihî oluşumlarında dinin, yadsınamaz bir etkinliğe/etkiye sahip olduğu görülür. Nitekim Victor Cousin’in; “Her şey din etrafında, din için, din ile teşkil olundu” sözü aslında dinin ne derece köklü ve de etkin bir kurum olduğunu göstermesi açısından zikre değerdir. Dinin dünya ve ahrete yönelik huzur ve mutluluk hedefinin hissedildiği hatta his boyutuyla kalmayıp pratiğe geçirildiği önemli merkezlerinden biri de mabetlerdir/mescitlerdir. Bu itibarla İslam medeniyetinin yapılanmasında hep odak/merkez noktasını mescitler, camiler teşkil etmiştir. Öyle ki, İslam toplumlarında şehirleşme ve şehircilik planları genelde cami merkezli yapılmış ve şehrin en merkezi yerine toplumun önde gelen şahsiyetleri ve devlet büyükleri, kendi adlarına külliye tarzında camiler inşa ettirmişlerdir. Hakikaten bugün sanat ve estetik açısından övünç kaynağımız olan tarihî camilere bakıldığında hemen hepsinin önemli bir tarihî şahsiyetin adına inşa edildiği görülür. Günlük hayat, şehrin bu orta yerindeki caminin etrafında cereyan etmiş, pazar caminin yakınına kurulmuş, ticarethaneler caminin yakınına dizilmiş, hamam, kütüphane, aşevi gibi külliyenin diğer unsurları caminin hemen etrafında halka hizmet sunmuşlardır. Söz konusu yapılanma sadece İslam dünyasına özgü değildir. Aslında Batı dünyasında da hemen her şehirde hakim noktalara kiliselerin inşa edildiği görülmektedir.

Osmanlı geleneğindeki “cami-medrese-hamam” şeklindeki yapılanma oldukça dikkat çekici ve bir o kadar da anlamlıdır. Bu sıradan bir yapılanma ya da tercih değildir. Tarihî ve zihinsel arka planı bir tarafa, oturduğu kültürel zemin oldukça anlamlıdır.

Hamam ile dinin temizliğe verdiği öneme, Medrese ile dinin ilme ve bilgiye verdiği ehemmiyete, Mabet ile de, inanç ve ibadetin gerek ve önemine dikkat çekilmektedir. Hakikaten dinimizde temizlik, bilgi/ilim ve ibadet var oluşumuzun ana gayesini teşkil eden temel unsurlardır. Tabii ki bu temizlik, sadece maddi temizliğe yönelik bir mesaj olmayıp aynı zamanda gönül temizliğine -ki en önemlisi odur- yönelik de bir işarettir. Zira gerçek bilgi/ilim, iman, ibadet, kulluk ancak temiz gönül ve zihinlerde zemin bulur işlevsel hâle gelir ve de bir anlam ifade eder. Gönül ve zihin berraklığının bulunmadığı, yürek kirliliğinin had safhada olduğu ortamlarda insanlığın ahlak ve erdem söylemlerinin cılız ve bir o kadar da yavan kalacağı izahtan varestedir. Nitekim Yüce Rabbimiz; “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin)...” (Araf, 31.) buyurmaktadır. Altın, para-pul, makam ve mevki bir tarafa insanın gerçek ziyneti, Allah katında ona bir değer kazandıran ahlaki güzelliklerdir, öz bir ifadeyle takvadır. (Hucurat, 13.) Bu itibarla Allah’ın evi olarak nitelendirilen ve âdeta Kâbe’nin birer şubesini temsil ve teşkil eden mescitlere/mabetlere bedeniyle yönelen müminlerin, zihin ve gönül dünyalarını tezyin edecek (takva), insani ve ahlaki ziynetlerini de o kutsal mekânlara beraberlerinde götürmeleri önem arz etmektedir. Şüphesiz o ortamlardan topluma dönüş de böyle olmalıdır.

Kâbe, tevhidin simgesel abidesidir… Yönelişimiz, tevhidedir… Kanat çırpan kelebekler misali onun etrafında yürüyüşümüz, Hakka’dır… Hakikatedir… Muhabbete ve aşkadır… Orada bizler, kâh tevhit ve sadakat sembolü İbrahim oluruz, kâh teslimiyet ve itaat sembolü İsmail oluruz… Kâh yavrusuna hayat suyu zemzem arayışında olan Hacer oluruz… İşte Beytullah’ın şubeleri olarak nitelendirdiğimiz camilerimiz, bizlere bu ruhu, bu anlayışı, bu sadeliği vermelidir. Çağımızda gönül ve zihin dünyasını, insani erdemlere açan dahası insanca yaşamı ilke ve tercih edenlere, birey ve toplum olarak hakikaten çok muhtacız. Dünyevileşen, maddeyi, makamı tek ve yeter ziynet gören insanların sayısının gün geçtikçe artması, insanlığın sürüklendiği en büyük felakettir. Öyle ki, zaman zaman insanlığın madde karşısında nasıl bittiğine hep beraber tanık oluyoruz. Kaza geçirmiş insanların, araçlarında, ceplerinde, cüzdanlarında para arayan, musibete, felakete uğramış insanların mallarını talan etmek için kilometrelerce yol yapan insanlar, çağımızın yüz karası olmakla kalmıyor, insanlığın çok şeyleri kaybettiğini de gözler önüne seriyor. Çok değil 1800’lü yıllarda ecdadımızın sergilediği tavır ve günümüz… Bir tablo ve alınacak dersler…

1800’lü yılların başı... O tarihlerde İstanbul’un Karaköy semti İstanbul’un en önemli ticaret merkezidir. Osmanlı Devleti’nin sadece Anadolu’ya açılan ticari kapısı değil, aynı zamanda ithalat ve ihracatın da merkezidir. Karaköy o yıllarda yerli yabancı çok sayıda insan kaynamaktadır. O tarihlerde henüz tren ulaşımı devreye girmediğinden, İstanbul’a gelen yabancı tüccarların kullandığı en önemli ulaşım aracı gemilerdir. Avrupa’dan gemilerle gelen yabancı tüccarlar ve seyyahlar Karaköy limanına ayak basarak İstanbul’a giriş yapmaktadırlar. Haliyle o tarihlerde kâğıt para, çek vb. mübadele araçları henüz kullanılmaya başlanmadığından, tüm alışverişler altın ve gümüş paralar üzerinden yapılmaktadır. Fransa’dan gelen bir gemiden inen ve Karaköy rıhtımına adımını atan bir Fransız tüccar, hem İstanbul’a ilk ayak basmanın şaşkınlığı, hem de kalabalığın itiş kakış etkisi ile üzerinde taşıdığı altın kesesini yere düşürür. Yere saçılan altınlar kalabalığın arasında ayaklar altında sağa sola yayılır gider. Fransız tüccar altınlardan bazılarının denize yuvarlandığını da görür. Olaya şahit olan kalabalıkların hemen altınlara saldırması, hatta denize yuvarlanan altınların peşinden suya atlayanlar olduğunu da görünce, “bittim ben” diye düşünür. Fransız tüccar panikten saçını başını yolmaya başlar. Çöküp kaldığı yerde başını ellerinin arasına almış kara kara düşünürken, insanların kendisine doğru geldiğini fark eder. Her gelen önüne altın koyar. Önüne altın koyanlar arasında, üstü başı su içinde gençler de vardır. Fransız tüccar fark eder ki, altın kesesini düşürdüğünde altınlara doğru hamle yapan, hatta denize düşen altınların peşinden suya atlayan insanlar, kendi altınlarını toparlayabilmek için mücadele veren insanlardır. Nitekim kalabalık dağıldığında ve altınlarını saydığında hiç eksik olmadığını fark eder. (Prof. Dr. Osman ÖZSOY, haber7, 11 Eylül 2009.) Sığ bir geçmiş/ecdat özlemi değil bu tablonun burada sunulmasının nedeni… İnsanlığın/insanımızın ahlaki anlamda nereden nereye geldiğinin tespitidir bu…

Camiler, mescitler; şehirlerin, kentlerin, köylerin dahası orada yaşayanların kimliğidir. Göklere yükselen minaresi ve ezanı ile camiler, şehirlerin mimari estetiğine de önemli ölçüde güzellikler katan eserlerdir. Peygamberimiz ve onun yolundan giden ecdadımız fethettiği yerlere, “Burası İslam yurdudur” mührünü, cami ve mabetlerle vurmuştur. Rasulüllah (s.a.s.)’ın daha Medine’ye ulaşır ulaşmaz Kuba ve Medine’de inşa ettiği mescitler bu anlayışın temelini teşkil etmektedir. Minarelerinden yankılanan ezan sesleri, sadece toprağa, dağa, taşa değil insanlara/insanlığa Allah’ın yüceliğini, Peygamberimizin onun elçisi olduğunu adeta ilmik ilmik nakşetmektedir. Bu çağrı, hiç de basit değildir. Belki bizler bu nimetin farkında değiliz. Ama öz vatanından uzaklardaki kardeşlerimizin ezana hasret kalışlarını hepimiz biliriz. Yıllarca ezanın susturulduğu ülkelerde, tekrar okunan ezanları mümin gönüllerin gözyaşıyla bıkmadan, usanmadan şevkle defaatle dinlediği hikâye edilir. İnsanlığa ortak çağrıdır o. Bilal-i Habeş’in tarihin derinliklerinde yanık sesiyle dudaklarından dökülen o seda, hâlâ minarelerde, kubbelerimizde yankılanmaktadır. O yankı, kubbe misali gönlümüzde, minare misali kimlik ve kişiliğimizde makes bulmalıdır. Ecdadın, “Ya Rab bizi ezansız bırakma…” temennisi boşuna değildir. Ezan, bu anlamda kendimizi bulmaya ve bilmeye bir davettir, ilahî bir çağrıdır. Güzel okunan bir ezan, inanan inanmayan hemen herkesi etki altına alabilmektedir.

Camiler, mescitler; irfan, terbiye, ilham ve ilim mektebidir. Öyle ki camilerimiz mihrabıyla bir mabet, minber ve kürsüsüyle bir mekteptir. Dinimizi, imanımızı, adap ve edebi, sevgi ve muhabbeti oralarda öğreniriz. İnsanları uyarmaya fecirle başlayan camiler, gecenin alaca karanlığına kadar bu rahmet ve şefkat yüklü uyarıya devam ederler. Semaya yönelmiş zarif minare ve kubbeler de bize, hep ilahi -aşkın- olanı işaret eder. O kutsal mekânlar; âdeta Rabbimizle paylaştığımız, manevi atmosferinde gönül huzuruyla buluştuğumuz evimizdir, sığınağımızdır. Herkesin bizi terk ettiği anda orada güvenle O’na sığınır, ondan yardım talebinde bulunuruz.

Müminler, huzu’ ve huşu’ içinde “Allah’ın evi” olarak nitelendirilen bu mekânlarda, dünyanın aldatıcı ve insanı bunaltan ortamından kendilerini azıcık da olsa uzak tutarak Rableriyle baş başa kalma, O’nun huzurunda durma imkânını bulurlar. Orada dertlilerin dertleri dinlenir, hastaların şifa bulması, borçluların borçlarını edası temenni edilir, göz yaşı dökenlerin göz yaşına ortak olunur, günahkârların, isyankârların pişmanlık dilekçelerine hep beraber “Amin” diyerek ortak imza atılır, sevinçler paylaşılır, doğanlar orada karşılanır, ölenler oradan uğurlanır. Dostlukların temeli, bir sevgi ve barış sözcüğü olan “Selam” ile orada atılır. Hâsılı orası bütün Müslümanların âdeta ortak kalbi konumundadır. O kalpte hayat varsa, Müslümanlarda da bireysel ve toplumsal anlamda hayat vardır.

Camilerin süsü cemaattir. Cemaati olan bir din, manen mamurdur. Maddi olarak toplum, mabedini her an imar edebilir. Ama sadece mabedi kalmış, cemaati tükenmiş bir din virandır. Maddi imar; parayla, güçle olabilir, manevi imar ise; eğitimle, gönüllerin oralara olan özlemiyledir.

Camiler, gönüllerin kırıldığı mekânlar değil kırık gönüllerin tamir edildiği merkezlerdir. Etnik kökeni, siyasi görüşü, mezhebi her ne olursa olsun herkesin, her kesimin Rabbinin evi olduğundan oranın, kapıları herkese açık olmalıdır. Bu itibarla fiziksel imarı bir tarafa bu kutsal mekânların imarında sevgi ve muhabbetin, birlik ve beraberliğin, dahası “cemaat” oluşun ayrı bir yeri vardır. Rabbimize olan sevgimiz O’nun yarattıklarına da olmalıdır. Gönül erlerimizden Yunus’un varlığı muhabbetle kucaklayan; “Elif okuduk ötürü / Pazar eyledik götürü / Yaratılanı hoş gör / Yaratandan ötürü” dizeleri, bizlere rehber olmalıdır.

Dr. Yaşar Yiğit - Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97