Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 238. Sayı >> EDEBİYAT >> İnsan ne ile yaşar?

İnsan ne ile yaşar?

Tolstoy yaşadığı çağı çok iyi gözlemlemiş. Onun kitaplarının evrensel
oluşunun sırrı da burada. Eserlerinde ele aldığı konu bütün insanlığı il-
gilendiriyor. Yazdıkları, anlattıkları her dinden, her dilden, her ırktan in-
sanın kabul veya reddedebileceği türden.

Tolstoy'un kitabının adı yazımızın da başlı-
ğını belirlemiş oldu. İnsan ne ile yaşar? Bu
soruya herkesin verecek bir cevabı vardır.
Tolstoy gibi usta bir yazarın bu soruyu sor-
muş olması boşuna değil elbette. İnsanın
kendisini sorgulaması yaşadığı hayata an-
lam kazandırmak açısından çok önemli.
İnsan ne ile yaşar? sorusuna; aşkla, iman-
la, onurla, acıyla, umutla... gibi pek çok
cevap verebiliriz. İnsan kim olduğunun,
dünyaya niçin gönderildiğinin farkına vara-
bilirse, "ölmeden önce ölünüz" hitabına
gönül verip, kendisini sağlıklı bir oto kritik
ve oto kontrole tabitutarsa doğru cevabı
da bulmuş olur.
Tolstoy yaşadığı çağı çok iyi gözlemlemiş.
Onun kitaplarının evrensel oluşunun sırrı
da burada. Eserlerinde ele aldığı konu bü-
tün insanlığı ilgilendiriyor. Yazdıkları, anlat-
tıkları her dinden, her dilden, her ırktan in-
sanın kabul veya reddedebileceği türden.
Kitabı okurken kendinizden, köyünüzden,
kentinizden bir ize rastlıyorsunuz. Kitapta-
ki kahramanlar tanıdık geliyor size.
Tolstoy'un kitaplarını okurken çağımızın ne
kadar çok kirlendiğini, yaldızlı örtüler altın-
da nasıl uyutulduğumuzu, gerçeklerin na-
sıl tersyüz edildiğini anlıyoruz. Yazar Rus
değil de sanki bizden birisi. Türk insanının
trajedisini anlatıyor gibi.

Simon ve Mihael'in hikâyesi mi,
Hızır ve Musa (a.s.)'nın kıssası mı?
Ayakkabıcı Simon koyun postundan bir
palto almak için yola koyulur çünkü eşi ile
kendisi aynı paltoyu giymektedirler ve artık
o da paçavraya dönmüştür. Daha önce-
den sattığı ayakkabıların parasını kimden
istediyse alamamıştır ve morali bozuk bir
halde evine dönerken mabedin yanında
güzel görünüşlü bir adamın çıplak vaziyet-
te titrediğini görür. Önce korkarak oradan
uzaklaşsa da vicdanının sesini dinleyerek
geri döner. Ayaklarındaki yün çizmeleri,
üstündeki eski paltoyu giydirir ve tanıma-
dığı adamı evine getirir. Evin hanımı Matr-
yona bu duruma kızar ancak daha sonra
adamın haline acıyarak yemek ikram eder.
Yabancı gülümser, yüzü aydınlanır. Sonra-
dan adının Mihael olduğunu öğrendikleri
bu kimsenin çok garip davranışları olur. Al-
lah'ın kendini cezalandırdığını söyler. Çok
fazla konuşmaz. Hiçbir iş yapmayı bilmez
ama Simon'dan ayakkabı dikmesini öğre-
nir. Yıllarca birlikte yaşarlar. Bir gün iri ya-
rı, yanında uşakları olan bir adam çıkagelir
ve kaliteli bir deriden çizme diktirmek ister.
Çizmenin dikişleri bir yıl olmadan söküle-
cek olursa "yandınız" der Simon'a. Bu es-
nada Mihael yine güler. Birkaç yıl sonra
yaşlı bir kadın iki kız çocuğuyla gelir. Kız-
lardan birisinin ayağı sakattır. Kızları için
çizme siparişi verir. O zaman Mihael'in yü-
zünden şimşek gibi bir ışık çakar. Her yer
aydınlanır. Bu üç olayın sırrını öğrenmek is-
tiyorsanız Tolstoy'un kitabını okuyacaksı-
nız demektir.
Hani Hızır aleyhisselam Hz. Musa ile bir
yolculuk yapmıştı. Hızır, bindikleri gemiyi
delmiş, kendisini kovdukları halde o belde-
de bulunan yıkık bir duvarı tamir edip sağ-
lamlaştırmış ve "Ey Musa! Benim işime ka-
rışma yoksa arkadaşlığımız sona erer" de-
mişti. Musa üçüncü olayda dayanamayıp
yaptıkları işin sebebini sorunca da "Sana
bu işin içyüzünü açıklayayım ama arkadaş-
lığımız burada biter" demişti.
Tolstoy'un hikâyesini okuyunca Hızır kıssa-
sını hatırlamamak mümkün değil. Hızır ola-
yını biz niye hikâyeleştiremedik, niçin ro-
manını yazamadık, beyaz perdeye aktara-
madık? O da bizim kusurumuz. Tolstoy Hı-
zır kıssası kadar orijinal olmasa da müthiş
bir hikâye yakalamış. Dikkat ve ibretle oku-
mak gerek.
Hz. Ali'nin devesini satması ve cebindeki
bütün parasını bir fakire vermesi olayından
da ne hikâyeler çıkar aslında. Ah kendi kül-
türümüzün, elimizdeki kaynakların farkına
bir varabilsek ve hamurumuzu güzel yoğu-
rup, muhabbet kündeleri açabilsek.
Kral'ın üç sorusu
Bir zamanlar bir kral "Başlanacak her işin
en doğru vakti ne zamandır, sözü dinlene-
cek en doğru kişi kimdir ve en önemli iş
nedir?" diye sorar. İstediği cevabı bir türlü
alamaz ve bir bilge ona çok güzel bir ders
verir. Sonunda anlaşılır ki "Önemli olan bir
tane vakit vardır ki, o da içinde bulundu-
ğun andır. Çünkü bizim yetki gücümüzün
olduğu tek vakittir. En önemli kişi o sırada
yanında bulunan kişidir. (Hemen zihninizde
'Eldeki iyi kızım gelene kadar evdeki kötü
gelinim çenemi bağlar' sözümüz canlandı
değil mi?) Çünkü hiç kimse bir başkasıyla
tekrar görüşüp görüşmeyeceğini bilmez.
En önemli iş ise iyilik yapmaktır. Çünkü in-
sanın dünyaya gönderiliş amacı budur." (
s.
68.)
Hindistan'ın bir kasabasında Mecusilik,
Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık üze-
rine tartışma yapılırken "Bir Türk 'sizin Ro-
ma dinine olan inancınız hükümsüzdür'
dedi. Onun yerini bin iki yüz yıl önce hakiki
inanç aldı. Muhammed'inki! Fakat siz, Mu-
hammed'in hakiki inancının Avrupa'da ve
Asya'da nasıl yayıldığını göremezsiniz."
diyor.
(s. 75.)
Kitabın yazıldığı tarih dikkate
alınacak olursa İslam'ı bir Türk'ün temsil
etmesi daha da anlam kazanıyor. İslam'ın
sancaktarı olursanız bir Rus yazar hikâye-
sinde İslam'ı size, yani bir Türk'e anlattırır.
İnsana ne kadar toprak lazım?
"Ne kadar olacak canım? İki metrelik me-
zar yeri, bir avuç toprak gerek insana. O
da nasip olursa..." dediğinizi duyar gibiyim.
Tolstoy da bu gerçeği haykırıyor. Köyünde
geçimlik tarımla uğraşan Pahom'un hırsına
nasıl yenildiğini; daha çok toprak, daha
büyük arazi ve uçsuz bucaksız mülk sahibi
olmak isterken nasıl çatlayıp öldüğünü an-
latıyor bize güzel bir hikâyeyle. "Uşak, kü-
reği alarak Pahom'un içine sığacağı geniş-
likte bir mezar kazdı ve Pahom'u oraya
gömdü. Onun ihtiyacı olan artık yalnızca
başından topuklarına kadar iki metrelik bir
topraktı."
(s. 125.)
Yazımızın başında sorduğumuz sorunun
cevabını da Tolstoy'dan alalım istersiniz:
"Artık anladım ki insanlar sadece kendileri-
ne ihtimam göstererek yaşıyor görünseler
de, gerçekte onları yaşatan tek şey sevgi-
dir. İçinde sevgi olan insan, Allah'la bera-
berdir; çünkü sevginin kaynağı Allah'tır."
(s.
57.)

Hayrettin Durmuş



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97