Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 239. Sayı >> DİN-DÜŞÜNCE-YORUM >> "Biliyor ama yapmıyor mu?"

"Biliyor ama yapmıyor mu?"

Günlük hayatta insanımızdan sıkça duyduğumuz sözlerden biri de başlıkta verdiğim sözdür: “Biliyor, ama yapmıyor.” Eğer bir insanın yaptıkları beğenilmezse ve kültürel birikimi, tahsil durumu ile de bu bağdaştırılamazsa, hemen bu tür bir değerlendirme yapılır. Bazen bununla da yetinilmez; mesele daha ileri noktalara taşınır. Birtakım aslı temeli olmayan yanlış bilgiler, asılsız rivayetler kullanılarak, ilim/bilgi/eğitim hakkında olumsuz ve son derece tehlikeli yargılar ortaya atılır: “Bu iş, ilimle, bilgiyle, eğitimle falan olmuyor. Şeytan da âlimdi, meleklere hocalık yapıyordu; ama lânetlendi, kovuldu.” . “Demek ki, ilim, bilgi, eğitim de kişiyi adam etmiyor.” “Tahsil cehaleti giderir, ama ..... baki kalır.”

Evet bu tür değerlendirmelerde yanlış bilgiler kullanılmaktadır. Mesela, şeytanın ilim sahibi olup meleklere hocalık yaptığını hangi sahih kaynağımız söylüyor? Bu, Kur’an’la ve Sahih Sünnet’le temellendirilemez. Şeytan, cinlerdendi ve bilinen süreç sonunda lânetlendi. (Kehf: 50.) Hatta onun, ”Beni ateşten, Âdem’i ise topraktan yarattın” diyerek kendi üstünlüğünü gerekçelendirmeye kalkışması (A’raf,12.) bile, onun ilim ehli olmadığının kanıtıdır.

İlmin, bilginin, eğitimin bir işe yaramadığını söylemek, nasıl hoş karşılanabilir?

Bu tür kanaatler, her şeyden önce bu kadar eğitim kurumlarının, bilim müesseselerinin varlığıyla, anne babaların çocuklarını eğitmek için çırpınışlarıyla nasıl uzlaştırılacaktır? O takdirde, bütün bunlar boşa çıkarılmış olmuyor mu? Dahası, bu tür kanaatleri Kur’an’ın bilgiye, bilgine, bilgisizliğe ve bilgisize bakışıyla (Zümer, 9; Bakara, 67; Hud, 46; En’am, 35; A’raf:199.) ve Hz. Peygamber’in ilme, bilgiye yaklaşımıyla telif etmek asla mümkün değildir

İyi de, bütün bu gerçeklere rağmen Müslümanlar ilim, bilgi, eğitim konularında neden bu tür yanlış yargılara varabiliyorlar? Herhâlde durup dururken, sebepsiz yere bu tür kanaatler oluşmuyor. İnsanımız, bilgili, tahsil görmüş, ilimle uğraşan, kültürlü olarak tanınan, aydın sayılan kişilerin günlük hayatta yanlış tutum ve davranışlar sergilediklerini görünce, bunu anlamakta zorlanıp sonuçta böyle değerlendirmeler yapmaktadır. Bu değerlendirmeler de, az önce belirttiğimiz gibi, ilim/bilgi/eğitim ile bireyin tutum ve davranışları arasında bir bağ kurulamayacağı kanaatini ortaya çıkarmaktadır.

Bireyin tutum ve davranışlarını etkileyip onun hayatını yönlendirmeyen, işine yaramayan bilimin, bilginin, eğitimin elbette itibarı/değeri olamaz. Laf olsun diye bunlara yönelmenin hiçbir anlamı yoktur. Bu yüzden sözü edilen olumsuz değerlendirmeye kendini kaptıran Müslüman, mutlaka bilime/bilgiye/eğitime çok mesafeli duracaktır. Onlara, “olmasa da olur” nazarıyla yaklaşacak olan mümin birey, elbette onlarla ilgilenmeyi önemsemeyecektir. İslamî olmadığı gibi gerçeklerle de bağdaşmayan bu bakış açısının, İslam’ın temel değerleriyle açıkça çeliştiği ve ne tür tehlikeli sonuçlara yol açacak nitelikte olduğu herkesçe az çok bilinmektedir.

Gerçekte eğitimli olmanın, ilim ve bilgi sahibi olmanın, insanın tutum ve davranışlarını etkileyip onda değişikliklere neden olmaması asla düşünülemez. Felsefe tarihi içinde, “Bilen yapar” çizgisi, son derece önemli gerçekliklere dayanmaktadır. Kişinin ilmî müktesebatı, bilgisi ile onun tutum ve davranışları arasında bağ kurmadığımız takdirde, her şeyden önce insanın varlık yapısını, ontolojik gerçekliğini ve onda tutum ve davranışların meydana geliş sürecini tanımadığımızı ele vermiş oluruz.

Şöyle ki, insanın iradî davranışları, beynin verdiği komutlarla oluşmaktadır. Bu komutların arkasında ise oldukça karmaşık bir süreç vardır. Bu sürecin iyi yönetilmesi önemlidir. Beyin komutlarını oluştururken bedenin, dürtülerinin, şehevî arzularının, tutkuların ve vicdanının verdiği sinyallerden, dış çevreden gelen taleplerden/baskılardan etkilenir. Bu çok yönlü ve karmaşık etkilenim sürecinde beyin, mevcut bilgilerini/kanaatlerini kullanarak bütün bunları değerlendirip sonuçta kararını oluşturur ve o kararını ilgili organlara iletir. O karara göre istenen tutum ve davranış oluşur. Yani insan, kendi iç dünyasında müthiş bir “güçler karmaşası”nı ve savaşını barındırmaktadır. Birbiriyle çatışan bu güçlerin zıt etkileri arasında dengenin tesis edilmesi suretiyle bu çatışmanın giderilmesi arzu edilmektedir. Eğer birey, anlama/kavrama yeteneğini ve vicdanını iyi geliştirmiş ise akıl, sahip olduğu bilgileri kullanarak bu güçlerin etkilerini doğru anlamlandırmak suretiyle, bunlar arasında sağlıklı dengeyi oluşturacak isabetli kararları alır ve ona göre tutum ve davranışların oluşmasını sağlar. Böylece birey, huzura kavuşur, mutlu olur. Mevcut bilgileri yetersiz ve muhakeme gücü gelişmemiş olduğu için sağlıklı anlamlandırma yapamayan bireyde ise, diğer olumsuz güçler (nefis veya çevrenin olumsuz baskıları) galip gelir ve ona göre davranır. Gerçekte bireyin kendini yönetememesi anlamına gelen bu galibiyet ise, bireyin iç dünyasında dengeyi değil karmaşayı, yeni çatışmaları ve huzursuzlukları doğurur. (Şems, 7-10.) Bu noktada, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in nefisle savaşı, büyük savaş olarak nitelendirmesini hatırlayalım.

İşte bireyin iç dünyasındaki güçler savaşını iyi yönetip dengeye/huzura kavuşması sürecinde öne çıkan en önemli unsurlardan biri, onun sahip olduğu bilgidir. İnsan, maruz kaldığı çok çeşitli iç ve dış etkileri anlamlandırarak değerlendirip sağlıklı bir karara varma ve ona göre tutum ve davranışlar oluşturma işini, bilgilerini kullanarak gerçekleştirmektedir. Bu bilgilere göre ve onlar doğrultusunda davranmaktadır.

Ancak, burada “Hangi bilgi?” diye sormak gerekmektedir. Ezberlenmiş kalıp bilgi kesinlikle değil. Bu bilgilere gerçekte bilgi denmez; bunlar ancak mecazen bilgi sayılmaktadır. Çünkü bu bilgiler, kişinin kendi malı değildir; bireyin varlık dünyasında yerini alıp onun bir unsuru hâline gel(e)memiş emanet yüklerdir. Onlar varlık dünyasının bütünlüğü içinde bir unsur olmadıkları için bireyi etkileyemez, tutum ve davranışlarının oluşmasında rol oynayamazlar. Birey, bunları kullanamaz, onlardan yararlanamaz.

Kur’an-ı Kerim, bu durumu çok ilginç bir örnekle dile getirmektedir: “Tevratla yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın ayetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Cuma, 5.) Hayvanın sırtındaki kitapların içindeki bilgiler, onun varlık dünyasında yerini almayıp sırtında yük olduğu gibi, anlamlandırılmamış ezber bilgiler de bireyin varlık dünyasında yeri olmayan, sadece hamallığını yaptığı yüktür.

Gerçek bilgi, kişinin çevreyle etkileşim sürecinde kendi iç imkânlarını kullanarak keşfettiği ve ürettiği bilgidir. Bireyin kendine özgü ürünüdür, başkalarından aktarılabilecek bir şey değildir. (Gaarder, 1994:77.) Bilgi kalıplarıyla buluşmak kolay da onu anlamak, anlamlandırmak ve kişiyi etkileyecek düzeyde içselleştirilmesini sağlamak çok zordur. İnsanın düşünce dünyasını derinleştiremeyen, insanda duygu inşa edemeyen bilgi bir işe yaramıyor. Bütün bunlar, dinî bilgi için de aynıdır.

Gerçek bilgi, birey tarafından zihinsel süreçlerden geçirilerek işlenip kendine özgü ürün hâline gelmiş anlamlı bilgilerdir. Arının çiçek polenlerini işlemlerden geçirip kendi özel ürünü olan bala dönüştürdüğü gibi, anlamlı öğrenmeyi gerçekleştiren birey de işittiği veya okuduğu, gördüğü her bilgiyi/veriyi, ham madde olarak alıp mevcut bilgileriyle karşılaştırır, mevcut bilgilerini kullanarak bunları anlamlandırmaya çalışır, birtakım zihinsel işlemlerden geçirir. Bu işlemler esnasında yeni ham bilgilerde yaptığı gibi, eski bilgilerinde de değişiklikler yapma ihtiyacı duyabilir. Derken, çeşitli zihinsel işlemlerden geçirdiği yeni ham bilgileri, kendine ait rafine bilgiye dönüştürür.

Kendi içinde mantıksal tutarlılığa sahip iyi örgütlenmiş bilgi kozasını, bu yeni bilgileri ve değişiklikleri de içine alacak şekilde birey yeniden örgütleyerek uzun süreli belleğine yerleştirir. Mantıksal iç tutarlılığa sahip iyi örgütlenmiş bilgi sistemini, birey sürekli bu işlemlere tabi tutarak geliştirir. Birey, bütün bunları sorgulayan, karşılaştırmalar yapan, itiraz eden tam bir eleştirel yaklaşımla analizler yapıp sentezlere ulaşmaya çalışan zihinle yapmaktadır.

Bu anlamlı bilgiler, bireyin öz varlık unsuru hâline gelmiş, kendi malı olmuştur. Anlamlandırılmış bilgi, ilgili bilgilerle ve gerçekliklerle, aynı zamanda bireyin hayatıyla bütünleştirilerek kullanılabilir, uygulanabilir niteliğe kavuşturulmuş bilgidir. İşte onun için bireyin varlık dünyasında yerini alan bu bilgiler, bireyin tutum ve davranışlarını yönlendirme gücüne sahiptir.

Bir çocuk düşünün. Hayata gözlerini açtıktan sonra sürekli çevresini gözlemliyor, anlamaya çalışıyor. Bu süreçte çevresindekilerin, işine geldiğinde kolaylıkla yalan söylediklerini gözleyerek öğreniyor ve bunu bir gerçeklik olarak içselleştiriyor. Bu arada büyüklerinden, “Yalan söylemek kötüdür” sözünü de duyup ezberliyor. Ama yalan söylemenin niçin kötü olduğunu eleştirel bir yaklaşımla analiz edip anlamlandırma fırsatını bulamıyor. Ezberci eğitim anlayış ve uygulamaları buna fırsat vermiyor. Öte yandan, çevresindekilerin yalan söyleyerek görünürde bir takım menfaatler sağladıklarını da gözlemliyor. Şimdi bu çocuk, genelde “Yalan kötüdür” sözü, ezberinde olmasına ve gerektiğinde tekrar etmesine rağmen, işine geldiğinde rahatlıkla yalan söylüyor. Biz bu durumu görünce hemen yargımızı basıyoruz: “Biliyor ama yapmıyor.” Hayır, tam da bildiğini yapıyor. Yani ezberlediği işe yaramaz bilgisine göre değil, anlamlandırıp içselleştirdiği bilgiye, “İşine geldiğinde yalan söyleyebilirsin” anlamına gelen gerçek bilgisine göre davranıyor.

Bir doktor dostum sigara içiyordu. Sigaranın zararını bildiği halde niçin içtiğini sorduğumda, sigaranın mutlak kanser riski olmadığını, ayrıca zararını azaltmak için aldığı bir sürü tedbiri anlattı. Şimdi bu doktor, biliyor ama yapmıyor mu? Hayır! Bilgileri, “sigara içebilirsin” dediği için içmeye devam ediyor. Aynı doktorun bir gün sigarayı bıraktığını gördüğümde sebebini sordum. Muayene olduğu meslektaşı, sağlığı için sigarayı hemen bırakması gerektiğini söylediği için derhal bıraktığını söyledi. Yani bu dostum, yine bilgisine göre davranmış oldu; yeni bilgileri, sigarayı bırakmasını öngördüğü için onlara uygun kararı alıp uyguladı. Yani, o bilgi-eylem zıtlığına varlık dünyasında yer vermiyor.

Bu demek değil ki, bireyin bilgileriyle eylemlerinin arası hiçbir zaman açılmaz, kişi bilgilerine rağmen davranmaz. Hayır, yukarıdaki değerlendirmelerden böyle bir anlam kastedilmemektedir. Tam aksine, birey, içselleştirdiği bilgilerinin onaylamadığı davranışlarda zaman zaman bulunabilir. Yukarda belirttiğim etmenler (dış çevre, nefis) karşısında, bilgi ve ona bağlı olarak anlamlandırma yeterince güçlü olmadığında birey, bilgilerine aykırı eylemde bulunabilir. Ancak bu bilgi-eylem zıtlığı, bireyin iç dünyasındaki tutarlılığı/bütünlüğü bozup öyle fırtınalar koparır ve öylesine ağır bir vicdan ıstırabına yol açar ki, o kişi bu dengenin bozulmasıyla oluşan huzursuzluğa katlanamaz. Hemen pişmanlık duyar ve bilgileriyle eylemini uzlaştırarak dengeye/varoluşsal bütünlüğe kavuşmaya çalışır. Bu bilgi-eylem tutarlılığını iki şekilde gerçekleştirebilir: Ya, mevcut eylemini onaylayacak şekilde bilgi sisteminde değişikliğe giderek mevcut eylemini olumlayacak yeni bilgiler oluşturur; ya da eylemini değiştirerek mevcut bilgilere uygun davranmaya yönelik kesin söz/karar verir. Böylece rahatlar. Yani, bireyin bilgileriyle eyleminin zıtlaşması, çok kısa süreli olabilmekte; kişi bu zıtlığı sürdürememektedir. Tevbeyi de işte bu çerçevede görmek gerekir.

Bilgi ile eylem arasında var olan böylesine sebep-sonuç ilişkisi Kur’an’da sıkça dile getirilmektedir. Nitekim, Kur’an’da bir çok gerçeklik/hakikat dile getirilince, hemen bilenlerin/bilgi sahiplerinin, yani hakikat bilgisiyle, anlayıp kavrama yeteneğiyle donatılmış kimselerin, o gerçekliği anlayacağına ve gereğini yapacaklarına işaret edilmektedir. (Mesela bk. İsrâ, 107, Sebe, 6, ¼afir, 57, Casiye, 18, Yunus: 89.)

Hz. Musa’nın mucizesi karşısında halkın değil de sadece sihirbazların hemen secdeye kapanmaları, hatta bunun üzerine Firavn’ın savurduğu tehditlere rağmen kararlarından vazgeçmemeleri, onların anlamlandırılmış/özümsenmiş bilgilerine uygun davranmalarının eseri değil midir? (A’raf, 120-126) (Bu noktada bilgi-iman ilişkisinin daha farklı olduğuna işaret etmek gerekir. Bilgi/eğitim, imana yaklaştırıcı rol oynayabilir; ama imanı garanti etmesi mümkün değildir. Bu konuyu ayrıca ele almakta yarar var.) Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, kendisine işkence eden müşrikleri cezalandırma talebini reddettikten sonra, “Çünkü onlar bilmiyorlar” gerekçesiyle, sözünü ettiğimiz bilgi-eylem ilişkisini açıkça dile getirmektedir.

Bilgi-eylem ilişkisini ele alırken bilgilerin niteliği kadar, onların ilgi alanını da hesaba katmak gerekir. Kişi bilgili, ama o bilgiler ne ile, hangi alanla alakalı? Bunu görmezden gelmemeliyiz. Her bilginin, her tür tutum ve davranışın oluşmasını etkilemesi düşünülemez. Mesela teknik alanda anlamlı bilgilere sahip birinin, ahlak alanında yeterli olmasını beklemek ne kadar gerçekçi olabilir? Sözgelimi, bilgisayar alanında çok yetkin olan biri, hak-hukuk alanında yeterince yetkinleşememişse, bilgisayar aracılığıyla çok yanlış işlemlere girişebilir. Gerçi bir bilgi, bir alanla doğrudan ilgili olmakla beraber başka alan(lar)la dolaylı ilgili olabilir. Yeter ki birey, bu bilgiyi oluştururken bu bağlantıları fark edebilsin, anlamlandırma çerçevesinin içine bunları da yerleştirsin.

Ancak, bizde ezberci tutumu yüzünden eğitim kurumları, bilgiler arası bağlantıları kurup onları bütünleştirme yeteneğini öğrencilerine kazandıramamaktadır. Hâliyle öğrencinin hafızasına, birbirinden kopuk bilgi kalıpları depolanmaktadır. Birey bir bilgiyi anlamlandırsa bile bunu çok dar çerçevede tekil olarak yapmakta, diğerleriyle irtibatını kurup bütünleştirememektedir. Buna bir de bireyin her konuda bilgilen(dirile)memesi de eklenince bireyin yetkinlik düzeyi iyice düşmektedir.

Görüldüğü gibi, bilgi-eylem ilişkisini sorgularken mesele nihayetinde gelip eğitimin niteliğine dayanmaktadır. Eğitimimizin niteliğini sorgulamadan, diğer tali sorunları doğru sorgulayıp gerçekçi tespitler yaparak isabetli çözümlere ulaşmak mümkün gözükmemektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı olarak son yedi yılda özellikle gerçekleştirmeye çalıştığımız şey, yürüttüğümüz din eğitiminin niteliğinde köklü değişimi/gelişimi sağlamaktır: Ezberci din eğitimi yerine, anlamlı öğrenmeleri gerçekleştirecek din eğitimini yerleştirmek.

KAYNAK
Josten GAARER, Sofie’nin Dünyası, Çev. Sabir Yücesoy, İstanbul, 1994.

Prof. Dr. M. Şevki Aydın - Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97