Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 239. Sayı >> DÜNDEN BUGÜNE >> Din hizmetlilerinin mahallinde yetiştirilip mahallinde istihdamı tecrübesi

Din hizmetlilerinin mahallinde yetiştirilip mahallinde istihdamı tecrübesi

"İmam deyince, arkasındaki cemaatin tam itimadını kazanmış ve Allah
huzurunda kemal-i huşû masivadan tecerrüd ederek kalbi sırf Allah'a
ve ibadete bağlanmış dört yüz dirhem olgun bir Müslüman hatıra gelir.
Bu da sağdan soldan tırtıklanmış, yama olarak edinilmiş malûmat ile
olmaz sanırım. Her ne kadar ilim, huzû ve huşû için tam ve kâmil bir
sebep değilse de bilgisiz, malumatsız, vukufsuz huzû ve huşû da ola-
mayacağını kabul etmek lazımdır."
(Yahya Afif)

Bir yazımızda Başkanlık için "Tartışılan Kurum" ifadesini kullanmıştık. Evet, kuruluşundan itibaren Di-
yanet İşleri Başkanlığı hemen her yönüyle tartışılmıştır ve tartışılmaya da devam edilmektedir. Statü-
sünden (devlet teşkilatı içindeki konumu), bütçesinden (din hizmetlilerinin maaşlarının devlet bütçe-
sinden karşılanması), elemanlarının (din hizmetlileri) performansından tutunuz da reisinin cübbe ve
sarığına kadar. Bu bağlamda dikkatimizi çeken bir husus da, toplumun hemen her kesiminin Baş-
kanlığı ve Başkanlığın hizmetlerini tartışabiliyor, eleştirebiliyor hatta ona yol gösterebiliyor oluşudur.
Aynen din konusunda ülkemizde herkesin birer ilahiyat uzmanı gibi görüş bildirmesinde bir beis gör-
memesi gibi. Mesela, yakında bir yerde okumuştum; " nedir şu imamlarımızın kamet getirilmeye
başlanınca imam odasından çıkıp cübbelerini âdeta savurarak heybetli bir şekilde mihraba doğru yü-
rümeleri?"deniyor, "Sünnetlerini lütfen mihrapta kılsınlar. Sonra, imam görevine gelmiş mi gelmemiş
mi diye strese giriyor, huzursuz oluyoruz" şeklinde de yol gösteriyordu, bir vatandaşımız.
Süreç içinde, Diyanet İşleri Başkanlığı ve din hizmetleri çerçevesinde sadece sıkıntılar dile getirilip
şekvacı olmakla ve karalama şeklinde eleştirmekle kalınmamış, problemlere dönemsel olarak; ama
dikkate değer, ufuk açıcı bazı çözüm önerilerinde de bulunulmuştur. Bu manadaki önerilerin daha
çok din hizmetlilerinin yetiştirilmeleri, seçilmeleri ve atanmaları ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nın statüsü
konusunda yapıldığını söyleyebiliriz. Başkanlığın statüsü, devlet sistemi içerisindeki konumu çerçe-
vesindeki tartışmaları ve çözüm önerilerini, bu kapsamda Başkanlık için özerklik taleplerini başka bir
yazıya bırakarak bu yazımızda tarihi bir tecrübe olarak müftülerle cami görevlilerinin mahallinde yetiş-
tirilip mahallinde istihdamı konusunda serdedilen düşünce ve önerilere eğilmek istiyoruz.

Hemen belirtelim ki, gerek bu konuda gerekse din hizmetine ilişkin diğer konularda geçmişteki uy-
gulamalar ve o günün şartlarında yapılan önerilerden birçoğunun bugün için uygulanabilirliği ya da
çözüm olma niteliği bulunmayabilir; bununla birlikte bunların yine de bilinmesinde ve hatta üzerinde
teemmül edilmesinde fayda olduğunu düşünüyoruz.
İmam-Hatiplik Görevi Bir Gaye Olabilir mi?
1924 yılında medreselerin kapatılıp İmam ve Hatip Mektepleriyle Darülfünun'da İlahiyat Fakültesi'nin
açılması üzerine konuya ilgi duyan münevverlerden bir kısmı, bu yeni açılan eğitim kurumlarının,
medreselerin kapatılmasıyla ortaya çıkan boşluğu dolduramayacağını ve bu eğitim kurumlarıyla ül-
kede ihtiyaç duyulan din hizmetlilerinin hem sayısal olarak hem de nitelik açısından yetiştirilemeye-
ceğini ısrarla belirtmişlerdi. Bunlara göre ülkemizin sadece bazı illerinde açılmış olan İmam ve Hatip
Mekteplerinden mezun olacak kişilerin köy ve kasabalardaki imam-hatip ihtiyacını karşılamayacağı
gibi, mevcut konumuyla İlahiyat fakültesinin de müftü, vaiz gibi yüksek din âlimlerini yetiştirmesi
mümkün değildi. Ayrıca, imam-hatiplik görevinin sadece İstanbul ve nüfusu kalabalık birkaç şehir-
de bir gaye olabileceği, buna karşılık kasaba ve nahiyelerde ve bilhassa köylerdeki imam-hatipliğin
gençler için tek başına bir gaye olamayacağı, dolayısıyla köylerde imam-hatipliğin kimseyi İmam ve
Hatip Mektebine yöneltmeyeceği ileri sürülmüştü. " Hâlbuki", diyorlardı; "Osmanlı döneminde hayır
sahiplerinin ülkenin her tarafında vücuda getirdikleri medreseler imamları, hatipleri mahallinde ko-
layca yetiştiriyordu." Ayrıca, belli şehirlerde okuyup mezun olan gençlerin tanımadıkları bölgelere
gönderilmesinin mahzurları olacağını düşünüyorlardı. Mevcut konumuyla İstanbul'daki İlahiyat Fa-
kültesi'nin İslam âlimi yetiştirmekten uzak bulunuşu bir yana, o yıllarda bir prosedür olarak müftüle-
rin mahalli ulema arasından seçildiğine, mahallinde liyakatli âlim yoksa ancak o zaman merkezden
atama yapıldığına dikkat çekmişlerdi. Onlara göre bu yeni okulların mezun vermesi halinde imam-
hatip ve müftülerin tamamının merkezden görevlendirilmesi gerekecekti ki, bu da birçok sıkıntıya
neden olacaktı.
Bu düşünceye göre, mesela müftülerin tamamının merkezi yönetim tarafından atanması, hem ata-
nan müftü, hem yerli halk ve hem de merkezi idare açısından sakıncalı görülmüştür. Şöyle ki, böl-
geyi ve halkını tanımayan, iklimine ve sosyal yaşantısına alışık olmayan dışarıdan gelmiş bir müftü-
nün burada uyum sağlayıp iyi bir din hizmeti sunması zor olacaktı. Ayrıca, maaşından başka bir ge-
liri olmayacağından geçim sıkıntısı çekebilecekti. Hâlbuki aynı yerde ikamet eden bir müftü adayının
oturabileceği bir evi, birtakım gelirleri olması muhtemeldir ki, bu da rahat bir geçim sağlamasına ne-
den olacaktı. Hizmet sunacağı ortamı ve halkı tanıması önemli bir kolaylık teşkil edecekti. İşte bu
bağlamda Osmanlı dönemi uygulamasına atıfta bulunuluyordu.
Daha önceki yazılarımızda da değindiğimiz gibi, Osmanlı döneminde sistematik medrese eğitimini
çeşitli nedenlerle tamamlayamayıp müftü, vaiz, kadı gibi yüksek dini memuriyetlerde bulunmaya
hak kazanamayan medrese öğrencilerinden bir kısmı imam-hatiplik görevini seçerdi. Öte yandan
bu ileri eğitim sürecini göze alamayan bir kısım gençler de, bir taraftan işleriyle güçleriyle uğraşır-
ken diğer taraftan kendi kasabalarındaki hatta köylerindeki medreselerde dinini yaşayacak düzey-
de dini bilgileri öğrenirler, hatta bu sayede kendi memleketlerinde imam-hatiplik yapabilecek bir
ehliyete sahip olurlardı. Kasaba ve köylerdeki camilerde görev yapacaklar bu yolla yetişmiş olur-
du. Kısacası, cami görevlileri mahallinde yetişir ve göreve getirilir, kendi memleketinde ve her yö-
nüyle tanıdığı insanlara imam-hatiplik yaparlardı. Başka yerlerden görevli aranmasına çoğu zaman
gerek kalmazdı.
Benzer şekilde müftülük için de mahallinden tayin etmek öncelik arz ediyordu. Mesela, Osmanlıla-
rın son dönemlerindeki uygulamaya göre, bir beldede müftülük inhilal ettiğinde (boşaldığında), bu-
raya mahalli ulemadan olan, medresede ders vermekle görevli ve ilmi yeterliliği olan kişi müftü ola-
rak seçilirdi. Bu seçim o bölgenin ders okutan medrese müderrisleri, büyük camilerin imam ve ha-
tipleri, mahallin idare meclisi ve belediye meclisi üyelerinden temsilcilerin gizli oyları ile yapılırdı. Bu

seçim sonucunda en fazla oy alan adayın ismi Meşihat Makamı'na bildirilirdi. Meşihat Makamı da
onun eline bir izin belgesi vermek suretiyle müftü tayin edilmesini sağlardı. Bazı durumlarda mahal-
li seçimlere itiraz olursa Meşihat Makamı bunu değerlendirir ve merkezden bizzat müftü tayin edilir-
di. Müftülük yapabilecek ehliyette mahallinde bir kişi bulunmadığı durumlarda merkezi idare tarafın-
dan müftü tayini yapılırdı. Ayrıca müftüler belli bir süre için tayin edilmiyor, uygunsuz herhangi bir
durum olmadığı sürece bu görevi çoğu zaman vefatlarına kadar sürdürüyorlardı. İstifa ederek göre-
vinden ayrılan müftülere ise nadiren rastlanmaktaydı.
Müftü seçim ve atanması konusunda benzeri bir uygulamaya Cumhuriyet'in ilk yıllarında da rastlı-
yoruz. Şöyle ki;
1935 tarihli ve 2800 sayılı Diyanet İşleri Reisliği Teşkilat ve Vazifeleri hakkındaki kanunda müftülerin
seçim ve tayini konusunda şu hüküm yer almıştır (Madde 4) :
"Her vilayet ve kaza merkezinde Diyanet İşleri Reisliğine bağlı birer müftü bulunur. / Müftülük inhilal
ettikte vilayetlerde valilerin, kazalarda kaymakamların reisliği altında mahallindeki dersiam, vaiz,
imam ve hatiblerle belediye azası içtima ederek müftülük için lazım gelen ilim ve fazileti haiz zevat
arasında gizli rey ile üç kişi seçerler. İntihab neticesi, vilayetin hususi mütaleası da ilave olunarak vi-
layetten Diyanet İşleri Reisliğine bildirilir. Bu üç zattan biri Reislikçe tercih olunarak tayin ve memu-
riyeti mahalline tebliğ olunur. Reislik, intihab edilenlerden hiçbirini münasip görmediği takdirde ye-
niden intihab yapılmak üzere iade eder. / Mahallinde müftü intihabına layık kimse bulunmadığı an-
laşıldığı takdirde doğrudan doğruya Reislik makamınca evsaf-ı lazimeyi haiz müftü tayin ve izam olu-
nur."
(Düstur, 3. tertip, c. 16, s. 1501-1502.)
Müftü tayinlerinin 1950'li yıllara kadar bu mevzuat çerçevesinde yürütüldüğünü görüyoruz.
Şimdi ara başlıktaki soruya dönelim: 1920'li yıllarda, bilhassa köy ve kasabalarda gençler için tek
başına gaye olamayacağı ileri sürülen imam-hatiplik görevi, sonraki yıllarda bir gaye olabilmiş midir,
günümüzde olabilmekte midir? Başka bir soru: Diyanet İşleri Başkanlığımız haklı gerekçelerle nihai
bir hedef olarak imam-hatiplik görevi için de artık dini yüksek öğrenim şartı aranması üzerinde dur-
maktadır. Hatta din hizmetlilerinin Arapça yanında bir Batı dilini çok iyi bilmelerini, geniş bir genel
kültüre sahip olmalarını, yüksek lisans hatta doktora yapmalarını arzu etmektedir. Acaba, İlahiyat
mezunu, hatta lisansüstü çalışma da yapmış bir elemanı 40 kişilik bir köyde imam-hatip olarak is-
tihdam edebilir miyiz? Başka bir ifade ile, günümüzde bu evsaftaki bir genç için 40 nüfuslu bir köy-
de imam-hatiplik bir gaye olabilir mi? Burada mecburiyetten kaynaklanan durumlardan söz etmiyo-
ruz, bir ideal olarak ve bunu içselleştirerek böyle bir tercihte bulunacak kaç kişi vardır?
Bu bir, ikincisi; bir din hizmetlisi adayının; iklimini, halkını, halkının dini gelenek ve hassasiyetlerini ta-
nımadığı bir yerde görevlendirilmesinde artık bugün için bir sıkıntı olmadığını söyleyebilir miyiz?
Sanıyorum günümüzde bu soruları sorup bunlara cevap aramak durumundayız. Kanaatimce bu ve
benzeri soru cümleleri hâlen de önümüzde durmaktadır.
Yukarıda "40 nüfuslu bir köy" ifadesini sözün gelişi olarak söylemiş değiliz. Bugün ülkemizde özel-
likle köyden kente yaşanan göç olayı sonucu nüfusu oldukça azalmış çok sayıda köyümüz bulun-
maktadır. Bir fikir verebilmesi açısından bu makale için yaptığım küçük bir araştırmanın sonuçlarını
arz etmek istiyorum:
Başkanlığımızın 2009 yılı istatistiklerine göre belde ve köylerde bulunan cami sayısı 56 binin üzerin-
dedir. Yaklaşık olarak ifade edecek olursak bunların 46 bini kadrolu, 10 bini ise kadrosuzdur. Kad-
rosu olduğu halde görevlisi bulunmayan belde ve köy camii sayısı ise 4 bin 500 civarındadır.
Şimdi örnek olarak, Erzurum ilimizin nüfusuna ikamet edilen yer açısından bir göz atalım.
TÜİK'in 2009 yılına ait adrese dayalı nüfus kayıt verilerine göre, Erzurum'un il bazında toplam nüfu-
su 774 bindir. Bu nüfusun 491 bini il ve ilçe merkezlerinde, 283 bini ise belde ve köylerde ikamet
etmektedir. Aynı verilere göre bu ilimizde yaklaşık 970 belde ve köy bulunmaktadır. Köylerden
114'ünün nüfusu 40 ve 40'tan daha az gözükmektedir. Nüfusu 10 civarında olan köyler dahi bu-
lunmaktadır. Buna göre kabaca bir hesapla Erzurum'daki belde ve köylerin % 10'nun nüfusunun
40 ve daha az sayıda olduğunu düşünebiliriz. Buradan hareketle -ki en sağlıklısı bu konuda Türki-
ye genelinde ciddi bir istatistik çalışması yapmaktır- ülkemizde nüfusu bir hayli azalmış binlerce kö-
yün olduğunu söyleyebiliriz.
O hâlde, nüfusu oldukça azalmış yerleşim yerlerinde din hizmetlisi ihtiyacı nasıl karşılanacaktır? Öy-
le anlaşılıyor ki, köy ve kasabalarda imam-hatiplik konusunda yeni ve farklı düzenlemeler yapmak
gerekecektir. Konuya bu açıdan bakıldığında, Başkanlığın personel istihdamında dört yıllık dini yük-
sek öğrenimi öncelemekle birlikte hâlen imam-hatip lisesi mezunlarına da görev imkânı tanıması ye-
rinde bir uygulama olarak görülmektedir.
Günümüzde Müftüler Mahallinden Seçilebilir mi?
Günümüzde, özellikle halkını ve bölgeyi tanıyor olması açısından, müftü adayları için bir kriter ola-
rak ilde doğup büyümüş ya da orada eğitim görmüş olması şartı aranabilir mi, en azından bu bir
tercih nedeni sayılabilir mi? Bu kriterin vaiz ve imam-hatipler için de aranması düşünülemez mi ve-
ya oradan mezun olanlar için bir kontenjan ayrılamaz mı? Bakınız bugün ülkemizde ilçelere varınca-
ya kadar imam-hatip liselerimiz ve her coğrafi bölgemizde birden fazla ilahiyat fakültemiz vardır. Do-
layısıyla günümüzde mahallinde ele man bulma sıkıntımız olmayacaktır sanırım.
Başta söylediğimiz gibi, bu tecrübelerin bir kısmı günümüz için riskler de taşıyor olabilir. Kanaati-
mizce bunların, düzenlenecek bilimsel toplantılarla enine boyuna tartışılması faydalı olacaktır.
Hizmet Mahalline ve Hizmetin Niteliğine Göre Farklı Eğitim Süreçleri
Tarihi tecrübeden de anlaşılacağı gibi, din hizmetinin sunulduğu ortam ve hizmetin niteliğine göre
eleman yetiştirmemiz ve bunu gerçekleştirmek için de farklı eğitim süreçlerine sahip olmamız gerek-
mektedir. Köy ve kasabalarla büyük yerleşim merke zlerinde görev yapacak elemanların yetişmesi
için farklı tipte eğitim kurumlarımız olmalıdır. Daha açık bir ifade ile, büyükşehirlerin merkezi camile-
rinde görev yapacak bir imam-hatip ile, küçük il ve ilçe merkezlerinde görev yapacak bir imam-ha-
tiple, 40 nüfuslu bir köy camiinde görev yapacak bir imam-hatip farklı eğitim süreçlerinden geçme-
li veya farklı özellikler/vasıflar taşımalıdır. Aynı durum müftü, vaiz ve diğer görevliler için de söz ko-
nusu olmalıdır.
Buna göre mevcut İlahiyat fakültelerimiz de farklı statüde olmalı; bir kısmında daha ileri düzeyde eği-
tim verilmeli ve Başkanlığın özellik arz eden pozisyonlarında münhasıran buradan mezun olanlar gö-
revlendirilmelidir.
Yine Osmanlıların son yıllarında -sonuçlanamamış bir teşebbüs de olsa- yapıldığı gibi, hizmetin ni-
teliğine göre (vaizlik, imam-hatiplik, müezzinlik gibi) ayrı ayrı mesleki eğitim kurumlarımız veya bö-
lümlerimiz bulunmalıdır.
Konuyu şöyle bağlayalım: Amacımız daha iyi din hizmeti sunmak olduğuna göre, hizmeti daha ileri
noktalara taşımada çağdaş imkân ve gelişmelerden azami bir şekilde yararlanmak kadar tarihi tec-
rübelerden istifade etmek de önemlidir.
Bütün çabamız, spot olarak yazımızın başına aldığımız cümlelerde tarif edilen nitelikte din hizmetli-
si yetiştirmek olmalıdır.

Dr. Mehmet Bulut - DİB / Uzman



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97