Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 240. Sayı >> GÜNDEM >> Din ve Gelenek

Din ve Gelenek

İnsanın varlığını devam ettirme çabası, tabiatta bulunan her canlı türünde olduğu gibi fıtri bir nitelik taşır. İnsan, varoluş mücadelesinde kendisini diğer varlıklardan ayıran insan türüne mahsus niteliklerle temayüz eder. Hemcinsleri ile çeşitli şekillerde münasebet kurmak, insan varlığının devam şartlarından biridir. İnsanın zihinsel olsun bedensel olsun, diğer insanlarla kurduğu münasebetlerdeki konumu hem etkin hem de edilgindir. Dolayısıyla insan hem kendi tabiatının hem de varlıklar âleminde yürürlükte olan kuralların tesiri altındadır. İnsanın kendine has özelliklerini muhafaza ederek diğer insanlarla birlikte varlığını sürdürmesi birtakım kuralların geçerlilik kazanmasını gerekli kılar. Bu kuralların bir kısmı dinî, bir kısmı beşerî ve tabii olabilmektedir. Her birinin yaptırım gücü, taşıdıkları iç dinamikler ve bunlara yüklenen anlam ölçüsünde gerçekleşir.

İnsanların değişik etkenlerden hareketle bir araya gelmeleri toplumları oluşturur. Toplumlar da bünyesine aldığı bireylerin huzur ve güvenini temin için, onların katkı ve onaylarını da almak suretiyle bir arada yaşamayı mümkün kılan kurallara müracaat eder. Bu kurallar toplumların dinî, tabii ve sosyo-kültürel birikimleri ışığında teşekkül eder.

Toplum kuralları belli bir tarihî süreçte ortaya çıkar ve toplumların değer yargılarını, hayat tarzlarını ve öz niteliklerini içinde barındırır. Bir anlamda toplumların hafızasını yansıtan bu kurallar, gelenek, âdet, anane, örf gibi kendi aralarında kimi farklar içeren kavramlar ile tanımlanmaktadır.

Gelenek, geçmişten gelen ortak hafızada muhafaza edilen bir nevi alışkanlıklardır. Bunlar hayatı kolaylaştırır ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Toplumsal hayatın devasa boyutları göz önüne alındığında, hakkında yasal hükümler oluşturulmayan hususlarda önemli işlevler yürütür. Hatta örfün hukuki değer ifade etmesi de bu bağlamda önemlidir.

Geleneğin oluşumuna kaynaklık eden etmenlerin bilinmesi, insanların ona karşı takındıkları tutumları etkiler. Bu oluşuma kaynaklık eden değerlerin başlıca referansını ise din oluşturur. İnsanların bireysel hayat serüvenlerine bakıldığında da onların tecrübelerinde inanç ve itikada yönelik hususların önemli bir yer tuttuğu görülür. Tarihsel tecrübe de dinin gelenek üzerindeki etkisinin ciddi boyutlarda olduğunu ortaya koymaktadır. İlk insanın aynı zamanda ilk peygamber oluşu, ilahî iradenin tarihî süreçlere müdahil konumunu kavramamız açısından anlamlı olacaktır.

İlahî irade peygamberleri ve kitapları ile dönem dönem insanların hayatına müdahalede bulunmuş, onları özlerine sadık kalmaya çağırmıştır. Tarih boyunca insanlara yapılan kutlu çağrının sonuncusu ve en mükemmeli İslam dinidir. İslam’ın inanan insanların hayatlarının her evresine müdahil olması yani insanın bireysel ve toplumsal hayatı ile ilgili düzenlemeler öngörmesi, inanan insanların amelî ve itikadî tutumları üzerinde tayin edici rol üstlenmiştir. Dolayısıyla Müslümanların İslam tarihi içerisinde oluşturdukları gelenek, görenek, âdet ve alışkanlıkları, İslam’dan bağımsız olarak ele almak ve anlamlandırmak mümkün değildir. Din özelinde İslam, kendi inanç, ibadet ve ahlaki ilkeleri ışığında Müslümanların geleneklerini şekillendirmiş, ilmî, siyasi, toplumsal ve kültürel alanda Müslümanların oluşturduğu güzel örneklere kaynaklık etmiştir.

Geleneği, dayandığı referans mercii açısından sahih ve gayrisahih olmak üzere iki kısımda etüt edebiliriz. Sahih gelenek, insanların hayatlarını Kur’an ve sünnete uygun olarak düzenleme kaygılarının bir neticesi olarak ortaya çıkan, zamanla toplumsal pratiklerle itiyat hâline gelen değerler bütünüdür. Bunlar aynı zamanda İslam’ın, Müslümanların hayatındaki tanımlı tezahür biçimlerini oluşturur. Bu tarz gelenek, hayatın akışı içerisinde Müslüman kitlenin dinle olan irtibatını güçlendirir ve dinî pratikleri daha kolay anlamlandırma imkânı sağlar. Müslüman kitlenin dinî esasları anlamlandırmasında ve sahih geleneğin oluşumunda dinî ilimlerde derinlik sahibi kimseler büyük rol sahibidir. Nitekim Peygamberimizin “Âlimler, peygamberlerin varisleridir.” (Buhârî, İlim, 10.) buyruğunu da bu çerçevede anlayabiliriz.

Her dönemde nebevî soluğu hissettiren ve özgün tavrıyla sahih geleneğin oluşumuna katkı sağlayan, ilahî hikmetten nasibi olan insanlar olagelmiştir. Bu bağlamda Peygamber Efendimizin vefatı üzerine, sahabenin bu durumu anlamlandırma karmaşası yaşadığı bir dönemde, Hz. Ebubekir’in hadiseye müdahalesi takdire şayan bir durumdur. Onun meseleye hikmetli ve firasetli yaklaşımı, İslam toplumunda sahih bir geleneğin yerleşmesine hayati katkı sağlamıştır. Hatırlanacağı üzere, Allah Rasulü ebediyete irtihal ettiğinde pek çok sahabe bu gerçeği kabullenmekte güçlük çekmiştir. Hatta Hz. Ömer, Hz. Peygambere ölüm isnat edenin karşısında kendisini bulacağını hiddetle beyan etmiştir. Ancak Hz. Ebubekir bir taşın üstüne çıkarak şu tarihi sözleri sarfetmiştir: ‘‘Her kim Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki, o ölmüştür; kim de Allah’a tapıyorsa ediyorsa O Hayy’dır, Bâkî’dir.’’ (Buhârî, Menâkıbu's-Sahâbe, 5.) fiayet Hz. Ebubekir bu davranışı o zamanda ortaya koymamış olsaydı, bugün İslam toplumunda Hıristiyanvari bir geleneğin izlerini görmemiz imkan dahiline girebilirdi.

Gayrisahih gelenek ise geleneğin olumsuz formlarını içerir. Bu anlamdaki gelenek, meşruiyetini geçmişte olanı mutlaklaştırmaktan alır. Temelinde ilkelerden ziyade toplumsal pratikler yer alır. Bazı ilim adamlarımız geleneğin bu tür formlarını “gelenekçilik” olarak vasıflandırmaktadır. Kur’an-ı Kerim, salt olarak geçmişteki uygulamalara dayanan ve kutsallığını “atalar”dan tevarüs etmekten alan gelenekle müşriklerin kurdukları irtibatı şöyle tasvir eder: "…Aslında, Allah’tan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıranlar önce (biz değil) atalarımızdı, biz sadece onların izinden yürüyen bir kuşağız. Öyleyse, bâtılı ihdas edenlerin işlediklerinden dolayı bizi mi helak edeceksin?..." (Araf, 173.) Kur’an’ın açık daveti karşısında bu tarz gelenekçi bir gerekçenin geçerliliği kabul görmemektedir. Ayette de ifade edildiği üzere müşriklerin yaklaşımı iki temel gerçeği zımnında barındırmaktadır. İlki, uygulamanın doğruluğunu tayin ederken kültürel unsurlara müracaat edilmektedir. İkincisi ise belirli davranış kalıplarının kutsanmasıyla uygulama yüceltilmektedir. Bu temel dayanaktan hareketle gelenekçi yapı, nebevî davetin karşısına gayet kararlı bir tavırla çıkmaktadır.

Gelenekselci yapının öncülerinin tarihî pratiklere yaslanarak toplumu statükoya bağlama gayretleri karşısına, modern zamanlarda en az öncekiler kadar kabulü güç bir düşüncenin ortaya çıktığına tanıklık etmekteyiz. Modern düşünce, yedeğine akıl, bilim, deneyim, özgürlük gibi fıtri nitelikleri almak suretiyle geleneksel yapıların karşısında konumlanmıştır. Modern düşüncenin dayanak noktası şudur: Toplumların ortaya koydukları kültürel canlılık bir süre sonra sönümlenir ve tekrarlar baş gösterir. Dolayısıyla yeni duruma adapte edilemeyen kültürel kalıplar alışkanlıkların da etkisiyle toplumsal bilinci zaafa uğratır. Modern düşünce bu vakıadan hareketle geçmişi horlar, ilerlemeyi ülkü edinir, aklın evrimleştiğini savunur ve bilimsel bilgiyi kutsar. Geleneksel değerlerin reddini, aklın ve bilimin gereği olarak görür. Toplumların geçmişine ve geleneğine karşı takınılan bu tavır, vakıaları tarihî bağlamından koparmakta, tarihten dersler çıkarmayı güçleştirmektedir.

Tarih boyunca toplumların hayatında ortaya çıkan dinî tezahürler ve gelenek konusuna İslam’ın ışığında baktığımızda, kutlu elçilerin yinelenen çağrılarla insanları ortak bir ilkeye, tevhide çağırdığını görmekteyiz. Tarih bize tevhidin sürekliliğini göstermektedir. Bir kelam-ı kibarda vurgulandığı gibi, “İslam’ın değirmeni süreklidir.” Nitekim Kur’an’ın Peygamberimize yönelik ilahî hitabında, onun insanları önce kendi peygamberliğine, sonra da evvelce aynı görevi üstlenen elçilerin peygamberliğine inanmaya çağırması istenmiştir: “Elçi ve onunla birlikte olan müminler, Rabbi tarafından ona indirilene inanırlar. Hepsi, Allah'a, meleklerine, vahiylerine ve elçilerine inanırlar. O’nun elçilerinden hiç biri arasında ayrım yapmazlar ve ‘İşittik ve itaat ettik. Bize mağfiret et ey Rabbimiz, zira bütün yolculukların varış yeri sensin!’ derler.” (Bakara, 285.)

Kur’an’ın tarihten verdiği olumlu ve olumsuz örneklere bakıldığında onun, insanlığın tarihî serüvenini çizgisel ya da çevrimsel zaman teorileriyle izah edilebilecek bir sunumda bulunmaktan ziyade, iniş ve çıkışlarıyla, süreklilik ve devamlılığıyla helezonik bir zaman sunumunu öngördüğünü söyleyebiliriz: “Eğer başınıza bir bela gelirse, (bilin ki,) benzer bir belaya (başka) insanlar da uğramıştır; zira böyle (iyi ve kötü) günleri insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. (Bu,) Allah'ın, imana erenleri seçip ayırması ve aranızdan hakikate (hayatları ile) şahitlik yapanları seçmesi içindir…” (Âl-i İmran, 140.)

Kur’an, insanın kendi geçmişiyle sağlıklı bir bağ kurmasını ve tarihî sürekliliğe yabancılaşmamasını ister: “Allah (bütün bunları) size açıklamak, öncekilerin (doğru) yollarına erdirmek ve size bağışlayıcılığı ile yaklaşmak ister…” (Nisa, 26.) Bu sayede insan kendini sahih bir silsilenin meşru bir temsilcisi olarak görür.

Bu durumda eğer gelenek denilen fenomene meşru bir anlam verilecekse bunun çerçevesini, Allah’a inanma, O’nun emir ve nehiylerini gözetme şuurunun oluşturduğunu söyleyebiliriz. İnsanlık tarihi böyle bir geleneğe geçmişte tanıklık etmiş ve bugün de tanıklığını sürdürmektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, geleneğin tevhidi süreklilikle bağının kurulup kurulamaması, kurulmuşsa bunun ne tür bir keyfiyete sahip olduğudur.

İslam, topluma ait geleneklerin saf yapılar olmadığı gerçeğini göz ardı etmez. Bununla birlikte geleneksel yapının içindeki tevhide aykırı düşmeyen unsurlar varsa, bunların kabulünde bir sakınca görmez. Bir uygulamanın İslam’a göre meşruiyetinin ölçütü, İslam’ın öngördüğü şekil şartlarını bünyesinde barındırması değil; ilahî rızanın gözetilerek uygulamanın dayandığı iradenin Allah’a has kılınmasıdır. Dolayısıyla geleneksel yapının dayandığı referans sistemi sürekli gözden geçirilmeli, ilahî hükümlerle irtibatı canlı tutulmalıdır. Zira İslam kendisini geleneğe, örf ve âdete, kültürel mirasa dönüştürmek yerine o, bu tarz toplumsal yapıların ana referans kaynağı olmak ister.

İslam toplumunda sahip çıkılması gereken meşru bir gelenekten bahsedilecekse bu, sahih sünnetin insanların tutum ve davranışlarını şekillendirmesi ve İslam’ın nabız atışlarının toplumun her katmanında hissedilmesiyle olur.

Yrd. Doç. Dr. Fatih Özkan - Iğdır Üniversitesi İlahiyat Fak.



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97