Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 240. Sayı >> GÜNDEM >> Geleneğin diriltici soluğu

Geleneğin diriltici soluğu

"Üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, günübirlik yaşamaya mahkumdur."

(Goethe)


Kaç yıllık geçmişimizi özümseyebildiğimizi hiç düşünebildik mi? Geçmişimizin kalbî ve zihnî dünyamızdaki izlerini takip edebiliyor muyuz? Allah’ın ezelî ve ebedî olması gerçeğini göz önüne alarak, maddî varoluşun ilk ânından sonsuzluğa kadar hakikatin mutlaklığına dair mü’min olarak şahitliğimizi yadsıyabilir miyiz?

Bilindiği gibi, bir bina yapılırken temelin üstünde yükselen direklere ihtiyaç vardır. Temelin sağlamlığını ve kapasitesini bu direkler temsil ederler. Direklerin varlığı ve çokluğu temelin kapsamını daraltmaz. Aksine her yeni kat ile temel, yeni bir açılım kazanmıştır. Her kat, temelin tekraren kendini ortaya koyuşudur.

Binanın her bir direği, kirişi ve duvar malzemesi ile temel arasında organik bir bağ vardır. Bir direği “bu gereksizmiş” diyerek ortadan kaldırabilir miyiz? Binanın üst katlarında oturanların aralarındaki katları unutup temelde yaşıyormuş gibi düşünmeleri, “Ponzo İllüzyonu”nun tersi gibi bir şey olsa gerektir. Bu durum süreklilik kazanırsa halüsinasyona yol açacak ve kişi tarafından bina, var olduğundan farklı algılanacaktır. Aradaki katları yok saydığında bulunduğu kat, temelden çok yüksekte, dayanaksız olarak havada kalacaktır. Alttaki katları hesaba katmadan yeni bir kat ütopyası yaşatmaya çalışanlar, normallik ve olabilirlilik sınırını da aşmış olacaklardır. Gelenek teriminin perspektifiyle din binasını değerlendirirsek, "Müslümanların güzel gördüğü şey, Allah katında da güzeldir." (Ahmed bin Hanbel, I, 379) hadis-i şerifinden hareketle, hakikat temelinden yükselen binanın herşeyinin bize ait olduğunu, mekânsal veya zamansal farklılıklar olsa da her birim arasında organik birlikteliğin varlığını kabul etmemiz gerekir. Bu binanın yeni katlarla kâinatın derinliğine doğru yükselebilmesi için, mevcut katların insanı diriltici havası teneffüs edilebilmelidir.

Ülkemiz Doğu ile Batı arasında bir sınır toplumu görünümünde… Bu durum, bizim geleneksel hikmet ve değerlerimiz ile hiper modern Batı standartları arasında sıkışmamızı doğurabiliyor. Bizde belli bir ölçüde dinamizm olduğunu söyleyebilsek bile, geleneksel birikimden ilim, hikmet ve irfan boyutlarıyla yeterince istifade edebildiğimizi iddia edebilir miyiz? Tercihimiz salt metodik düşünceyi içeren felsefe mi, yoksa irfânî duyguyla sentezlenmiş tefekkür mü?

Hz. Âdem’den veya ilk vahiyden günümüze kadar akan kutsî ırmağı tasvir eden geleneğin devam eden etkilerine karşı bazılarının eleştirel yaklaşımları, geleneği belki modernizmin antitezi olarak düşünmeleri, belki de dinî ihyanın önünde bir engel gibi görmeleri olabilir. Oysa gelenek terimi, hem vahiy yoluyla insana bildirilen kutsal olanı, hem de insanlık tarihinde bu kutsal mesajın açılımlarını içermektedir. Dolayısıyla gelenek, bütün boyutlarıyla birlikte “ed-din” kavramıyla özdeşleşmektedir; doğal akışıyla bir gelenek hâline gelen ve ilâhî modellere dayanan “es-sünnet”tir. Bir başka ifadeyle gelenek, sünnetullah’ın yeryüzündeki tezahürüdür; böyle bir dünyadaki düşünce ve hayatın her aşaması ve her asrını Asl’a bağlayan “es-silsile”dir. Nasr’ın verdiği örnekle geleneği, kökleri ilâhî Tabiat’daki vahiyde bulunan, dalları ve gövdesi asırlar boyunca gelişmiş bir ağaca benzetebiliriz. Kısacası gelenek, sonsuz hikmet ile birlikte kutsî, ezelî ve ebedî olan hakikatin değişmez ilkelerinin, farklı zaman ve mekânlarda oluşan çeşitli şartlarda sürekli olarak uygulanmasını ifade eder.

Geleneksel perspektif, Kur’an-ı Kerim’i Allah’ın ezelî ve ebedî kelâmının dünyevî bir açıklaması olarak kabul eder. Dolayısıyla Kur’an’ın bütün geleneksel yorumları, bu bakış açısına göre değerlidir. Tasavvuf, İslam vahyinin kalbî veya derûnî boyutudur; Sanat ise, dinin manevî hazinelerinin görsel ve işitsel formlarla aktarımıdır.

İslam’ın geleneksel anlamda insana bakışı, Allah’ın kulu ve O’nun yeryüzündeki halifesi olmasına dayanır. İnsan yeryüzünde yaşamaktadır ve dünyevî ihtiyaçları vardır. Ancak o sadece bu dünyaya ait değildir ve ihtiyaçları da salt dünyevî değildir. İnsanın yeryüzünde hükmetmesi, kendisi için değil, bütün yaratıklardan üstün olduğu ve Allah’ın halifesi olduğu içindir. Dinin ihyasını gerçekleştirebilecek böyle bir insan modelinin belirginleşmesi, vahyin ve sünnetin yorumlarıyla birlikte ele alınmasıyla mümkündür. Bu süreçte, Schuon’un vurguladığı gibi, hem zâhirin açıklanması anlamında tefsirin, hem de bâtının yorumu anlamında te’vilin birlikte ele alınması gerekmektedir. Tefsir, vahyin semantik, teolojik ve tarihî bir açıklaması iken, te’vil, sembolist, metafiziksel ve mistik bir yorumudur. Böylece dinin simgesel boyutunun içselleştirilmesiyle insanın psiko-sosyokültürel bütünleşmesinde vahyin rolü artacaktır.

Hayatın ve medeniyetin her alanının özünü ihata eden geleneğin söz konusu kapsayıcılığı dolayısıyla insan, artık sadece kendi zamanında değil, geçmiş ve gelecek başka zamanlarda da yaşayabilir; geçmiş âlimler ve yazılan eserler onunla çağdaş olabilir, böylece bir tür alışveriş yapılabilir. Bu alışveriş sonucu, Peyami Safa’nın, “Eski başkadır, eskimiş başkadır. Nice eskiler vardır ki hiç eskimez.” şeklinde ifade ettiği gibi, eski diye düşündüğümüz şey, eskimemiş olmaktadır. Böylece gelenek, geçmişin ideallerinin yeniden ve yeni bir formla keşfedilmesidir. Aksi takdirde Necip Fazıl’ın, “Kökünü beğenmeyen dal ve dalını beğenmeyen meyve, olmadan çürür.” dediği gibi, ilâhî gelenekten yeterince beslenmeden birşeyler yapıyor olsak bile, ortaya koyduklarımızın kalıcılığından şüphe etmeliyiz.

Gelenek için tarih, geçmiş bilgi ve kültürün çok güçlü ve olumluluk içeren bir imajıdır. Bundan dolayıdır ki, bir dinin ve medeniyetin dengelerini muhafaza ettiğinin ve hayatiyetini sürdürdüğünün en önemli göstergesi, bilgi üretimini yönlendiren bir ilmî ve irfanî geleneğe ve meşruiyetini bu gelenekten alan bir ilmî önderliğe sahip olmasıdır. Bu seviyeye ulaşabilmek ise, Eliot’un, "Gelenek, hiçbir gayret sarf etmeksizin edinilecek bir miras değildir." cümleleriyle vurguladığı gibi, hakikatin ve hayatın her yönünü kapsayıcı yoğun bir çabayı gerektirmektedir. Bu çabanın kaynağı ise salt bilgi değil, hikmetle sentezlenmiş ilimdir.

René Guenon’un ifadesiyle, tersine çevrilmiş, gökyüzüne doğru yükselen karınca yuvaları gibi günümüzün yüksek taş binaları, geleneksel anlamda özgür olan insanı duvarlarla örmüştür. Duvarlar ardında saklı kalan yitiğimizi aramak için yola koyulmalıyız. Dışımızdaki maddî duvarlar ile içimizde örülü duvarlar arasında anlamlı bir ilişki vardır. Bu ilişkinin merkez noktası insandır. Çünkü insan, duygu, düşünce ve davranışlarıyla bu dünyayı anlamlandırabilir. İnsanın, zaman ve mekân boyutlarını aşarak, hem dışarıdan kendisine örülen duvarları hem de kendi kendisine durmadan ördüğü duvarları yıkabilmesi, onun bu dünyada var olmasının bir sorumluluğudur.

Düşüncelerimizin sığlaştığı, ufuklarımızın daraldığı, duygularımızın yoksunlaştığı, insanlarımızın bunalımdan bunalıma koşarken ümitlerini yitirmeye yüz tuttuğu, nitelikten ziyade niceliğin egemen olduğu günümüzde yapılan ilmî ve kültürel çalışmaların bir ideal haline gelebilmesi ve bu gayretlerin din binasının yeniden ihyasının yapı malzemeleri olabilmesi için tarihî gelişim serüvenimizdeki köşe taşlarımıza ihtiyacımız vardır. Düşündüklerimizin, duygularımızın ve aksiyonlarımızın sağlam bir perspektifle tutarlılık ve süreklilik kazanmasıyla varoluş zincirine bir katkı yapabilmemiz, geleneksel birikimin farkına varılmasıyla mümkün olacaktır.

Doç. Dr. Ahmet Albayrak - Rize Üniv. İlahiyat Fak.



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97