Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 240. Sayı >> EDEBİYAT >> Mehmet Âkif'in Medeniyet Algısı

Mehmet Âkif'in Medeniyet Algısı

Arapça "Medîne" kelimesi ile aynı kökten olan "medeniyet" kelimesi¸
sosyoloji literatürüne girdiği andan beri pek çok şekilde tarif edilmiş¸ ki-
mi zaman sadece "maddi"¸ kimi zaman "manevi"; kimi zaman da "hem
maddihem de manevi" dinamikleriyle birlikte ele alınmıştır. Bu fark-
lı yaklaşımları tabii karşılamak gerekir. Çünkü kavramların anlam hari-
tasını "inanışlar" belirlemektedir. Dolayısıyla bir Müslümanın medeniyet
tanımıyla¸ bir putperestinki aynı olmaz¸ olamaz.
Medeniyet kavramındaki bu algılama farklılığı onu bu yüzden her za-
man tartışılan bir kavram hâline getirmiştir. Bilhassa kültürel çatışmala-
rın yaşandığı toplumlarda bu tür tartışmalar¸ hiçbir zaman sona erme-
miş¸ hatta giderek dozunu hep yükseltmiştir. Tarihinde çok ciddi kırıl-
ma noktaları yaşayan ülkemizde de medeniyet¸ hep bu tür tartışmala-
rın öznesi olmuştur. Çünkü geçmişimiz itibariyle biz zaten bir medeni-
yetin bağlısıydık. İslam medeniyeti idi bu ve temel dinamikleri vahye
dayalı idi. Tanzimat'ta ise¸ yönümüzü Batı'ya çevirdik ve yeni bir me-
deniyet kavramıyla¸ Batı medeniyetiyle karşı karşıya geldik.
Konuyu Türkiye düzleminde ele alacak olursak işte o tarihten beri¸ me-
deniyet "tek"e indirgendi. Arap¸ İran¸ Endülüs ve Anadolu coğrafyala-
rında kurulma ve yaşama alanı bulan İslam medeniyeti¸ Müslümanların
bilinen sebepler yüzünden geri kalışlarıyla birlikte adeta sosyolo-
ji literatüründen çıkarıldı ve medeniyet denilince akla sadece Batı me-
deniyeti gelir oldu. Tartışmalar da bu medeniyete girilip girilmemesi
noktasında şekillendi. Bu mesele bir varoluş ve yok oluş meselesi ola-
rak görüldü¸ lehinde ve aleyhinde tara ar oluştu. Hâlen Türkiye'nin
Cumhuriyet'ten bu yana yönünü "muasır medeniyet"e göre ayarladığı-
nı ve bu hedefe mutlaka varmak istediğini hatırlayacak olursak mede-
niyet konusundaki bu algı yanlışlığının hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz.
Yani medeniyet denilince akla sadece Batı medeniyeti getirilmekte¸
İslam medeniyeti bu meselenin bir öznesi olarak görülmemektedir.

Sözü burada Mehmet Âkif'e getirmek istiyoruz. Zira o¸ bu meselenin
en tartışmalı isimlerinden biridir. Bilhassa İstiklal Marşı'nda yer alan
"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar." ifadesinden dolayı bu
tartışmada bir taraf kabul edilerek¸ kimilerince "medeniyet düşmanı"¸
kimilerince de "medeniyeti farklı algılayarak¸ Batı medeniyetinin bilim
ve teknikle gerçekleştirdiği gelişme ile¸ bu vasıtaları zulme dönüştü-
ren uygulamaları birbirinden ayrı tutan biri" olarak görülmüştür.
Mehmet Âkif'in bir şair olmaktan öte meselelere bir toplum bilimci
sıfatıyla bakan¸ üstelik perspektifi İslam olan biri olduğunu düşüne-
cek olursak¸ onun fikirleri etrafında yapılan bu tartışmaların bizi me-
deniyetin sadece bir yüzü değil¸ iki yüzü olduğu şeklinde bir sonuca
götüreceği muhakkaktır.
Batı'nın Rönesans ve reform hareketleriyle başlattığı köklü değişim¸
bu coğrafyada bulunan ülkeleri ilim ve teknik sahasında çok ileri se-
viyeye getirdiği tarihen sabit bir hadisedir. Batı¸ bu süreçte kendini
yenilemiş ¸ bilhassa Doğu toplumlarına göre çok ileri bir noktaya gel-
miştir. Ama burada dikkat edilmesi gereken hadise¸ bu gelişmenin
maddi planda oluşudur. Basitçe ifade edecek olursak¸ üniversiteler
açılmış¸ laboratuarlar çoğalmış¸ buralarda öğretilen ilimler ve yapılan
araştırmalarla ikti sadianlamda gelişmenin getirdiği imkânlara kavu-
şulmuştur. Fakat bu imkânlar¸ insanın sadece maddi tarafına hitap
ettiği için manevi tarafı hep yoksullaştırılmış; böylece manevi değer-
lerden uzaklaşan Batı toplumu¸ ekonomisi için yeni pazarlar bulmak
için sömürgecilik hareketlerine girişmiştir.
Batı için bu yeni pazar yerleri ise Doğu coğrafyası olmuştur. Zira o
zamanda üç kıtada her anlamda gücü temsil eden Osmanlı Devle-
ti/medeniyeti zirveye çıkmış olmanın rehavetiyle bir duraklama¸ geri-
leme ve ardından çöküş devresine girmiş; zayıflamış ve böylece ko-
lay elde edilebilir bir pazar hüviyetine bürünmüştür. Meselenin bir de
tarih içerisinde sürekli olarak görülen tarafı vardır. İslam medeniye -
tiyle Batı (aslında Haçlı medeniyeti demek daha doğrudur) arasında
hep bir mücadele söz konusu olmuştur. Bu yüzden¸ elde ettiği mad-
di imkanlar sayesinde güçlenen Batı¸ mücadele hedefine İslam mil-
letinin yaşadığı coğrafyayı koymuş ve bu coğrafyada medeniyet adı-
na eşsiz zulümler işlemiştir. Âkif'in Safahat'ı bu trajik hikâyenin bir
belgesidir.
İşte Tanzimat'tan itibaren Batı'ya giden aydınlar¸ Batı'nın Doğu-
İslam ülkelerindeki zulümlerine gözlerini kapayarak onun bilim ve
teknik alanındaki gelişmelerini görmüşler¸ üstelik bunları doğru bir
şekilde tahlil edemeden hep görünen şeylere takılıp kalmışlardır. Bu
kör bakış¸ onları; bizi gerileten sebebin din olduğu¸ ondan bağımızı koparırsak Batılılar gibi
kalkınacağımız fikrine götürmüştür. Aydınların çoğu böyle düşünürken¸ yine olup bitenlerin
ciddi tahlillerini yapamayan halk¸ Batı'ya karşı tavrını¸ onu tümüyle reddederek göstermiş,
bunu doğru bir davranış olarak benimsemiştir. Yani halk da yanlışın bir başka ucundan tut-
muş ¸ Batılılaşma adına ülkeye giren olumsuzluklarla medeniyeti eş anlamlı olarak algılamış¸
onun müsbet taraflarını bile görememiştir. Bunların sonucu olarak¸ Batı karşısında böylesi iki
olumsuz tavır egemen olmuştur. İşte Âkif ve onun gibi sayılı fikir adamı bu iki yanlışa da düş-
memiş¸ Batı'yı iki yönüyle de görme ve tanıma imkânı bulmuşlardır. Böyle düşünenlerin tezi
ise özetle şöyledir: Batı Medeniyetinin bir değil iki yüzü vardır. Biri ilim ve teknik yönüdür ki¸
bu yönüne sırt çeviremeyiz. Böyle bir tavır bizim yok oluşumuz demektir. Çünkü asır¸ ilimler
asrıdır. Bu ilimlere sahip olmayan milletler yok olup giderler. Bu yüzden Batı'dan mutlaka
alacağımız şeyler vardır. Ama neyi nasıl alacağımızı iyi bilmeliyiz. Batı'dan bir şey alınırken
ilim¸ fen¸ sanat gibi bize faydalı yönleri alınmalı; modası¸ sosyal yaşama şekilleri gibi daha çok
manevi değerlerle ilgili kısımları terk edilmelidir. Akif'in;
Alınız ilmini Garb'ın¸ alınız san'atını
Veriniz hem de mesâinize son sür'atini
Çünkü kâbil değil artık yaşamak bunlarsız;
Çünkü milliyeti yok san' atın¸ ilmin; yalnız
İyi hâtırda tutun ettiğim ihtârı demin:
Bütün edvâr-ı terakkîyi yarıp geçmek için.
Kendi mâhiyyet-i rûhiyyeniz olsun kılavuz
Çünkü beyhûdedir ümmîd-i selâmet onsuz.
şeklindeki söyleyişleri , Âkif ve onun gibi düşünenlerin anlayışlarını özetlemektedir. Görüldü-
ğü gibi burada önemli olan bozgun psikolojisine düşmeden "millî rûh"u kılavuz edinerek
benliğimize uygun şeyler almak¸ diğerlerini ise reddetmektir.
Batı'nın bu müspet taraflarına asla karşı çıkmayan¸ bunları mutlaka almamız gerektiğini söy-
leyen Âkif, Batı'nın öte yüzünü de görecek bir ferâsettedir. Çünkü Batı¸ önce Balkanlarda
yaktığı fitne ateşiyle oraları kan gölüne çevirmiş¸ ardından Anadolu'ya gelip dayanmıştır. Bu
yüzden karşımızda "vatan nâmına bir kabristan" durmaktadır. Âkif bu durumu "Dipçik altın-
da ezilmiş ¸ parçalanmış kafalar¸ oyulmuş gözler¸ süngülenmiş bedenler¸ koparılmış başlar.
Süngülenmiş göğüsler." şeklindeki ifadelerle tasvir eder. Batı¸ bu yönüyle tamamen vah-
şetin¸ zulmün adıdır. Böyle bir Batı için söylenecek söz ise şudur:
Tükürün ehl-i salîbin o hayâsız yüzüne
Tükürün¸ onların aslâ güvenilmez sözüne
Tükürün¸ maskeli vicdânına asrın¸ tükürün.
Bu ifadeler¸ hamâsî bir söylem olmayıp¸ bir karşı koyuş ifadesi¸ zulüm karşısında mücadele
için bir çağrıdır. Çünkü vatan elden gitmektedir. Vatan giderse din de gidecektir. Onun gi-
dişi ise hüsrânımızdır.
Akif¸ İstiklal Marşı'nda işte böyle bir medeniyet için "Canavar.." sıfatını kullanmaktadır. Fa-
kat¸ devrinde ve sonraki zamanlarda körü körüne¸ Batı'nın sadece bir yüzüne bakanlar bu
durumu anlayamamış¸ onu "medeniyet düşmanlığı" ile suçlamışlardır. Konunun bu yönü bir
tarafa bırakılsa bile¸ burada şu soru da sorulmalıdır: Batı'nın bilim ve tekniği alınırken¸ ahlâ-
kı ve davranış kalıpları reddedilebilir mi? Bu yüzden Akif'in ve onun gibi düşünenlerin bu ta-
vırları da kimi zaman eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin temel çıkış noktası ise medeniyetlerin bir
bütün oldukları gerçeğidir. Bu görüş sahiplerine göre bir medeniyet ya tamamen alınır ya da
reddedilir.
Bu fikir¸ teori de bir bakıma doğrudur ama¸ Akif'in sahip olduğu dünya görüşü ve Müslüman
bakış açısı bunu kabul edemez. Ayrıca onun bu tavrı değerlendirilirken yaşadığı zamanın
şartları gözden uzak tutulmamalıdır. Kendi medeniyetimizi yeniden ihya etmek için uzun va-
deli ve çok yönlü çalışmalara ihtiyaç vardır. Bunu kısa bir sürede yapabilmek mümkün de -
ğildir. Zaten Batı Medeniyeti de uzun bir sürecin sonunda bulunduğu seviyeye gelmiş¸ bu
geliş sürecinde sadece kendi millî köklerine ve Hıristiyan kimliğini reddetmemekle beraber¸
sadece Hıristiyanlık düşüncesine dayanmakla yetinmemiş¸ İspanya yoluyla Endülüs/İslam
medeniyetinden çokça yararlanmıştır. Öyle ise medeniyetlerin evrensel bir tarafları da var-
dır. Bunlar ilim ve fen kısmıdır. Bu yönlerin alınmasında sakınca olması bir yana¸ zaruret bi-
le vardır.
Meseleye böyle bakmak da mümkündür. Fakat şu da bir gerçektir ki¸ medeniyetin dayandı-
ğı temel ideoloji¸ ilim ve fen gibi evrensel saydığımız hususların kullanım biçimini etkiler. Me-
sela psikoloji ilmi¸ Doğu'da insanın ruhsal anlamda gelişmesini öngörürken¸ ilahî olanla sü-
rekli bir bağ içindedir. Aynı ilim; Batı'da mesela bir ürünün pazarlanmasında¸ insanın bakış¸
düşünüş biçimlerinin kodlanmasında bir araç olarak kullanılabilmektedir. Bunu ekonomi¸
sosyoloji¸ siyaset gibi her saha için düşünebiliriz. Öyleyse¸ kısa vadede¸ güçlü olan medeni-
yetin evrensel taraflarını zorunluluk nedeniyle alırken¸ uzun vadede¸ aldıklarımızı bir yandan
bizim yapmamız , bir yandan da kendi fikir ve ürün üretimimizi kendi değer yargılarımıza gö-
re gerçekleştirmemiz gerekir. Zira¸ bir medeniyetin bütün yönleriyle tam bir üyesi olmamız
da mümkün değildir. Yakın tarihimiz bunun olamadığının açık göstergesidir. Bu olamayışta
Batı karşıtlarının mücadeleleri meseleyi izah için yeterli değildir. Yani bugün tam Batılı ola-
mamışsak Batılı olmak istemeyenlerin varlığından değil¸ bunun sosyolojik olarak imkânsızlı-
ğındandır. Bunu anladığımız gün¸ başka bir medeniyet karşısındaki tavrımızı daha sağlıklı
tesbit edip kendi medeniyetimizi diriltmenin imkânlarına kavuşabiliriz.

Mustafa Özçelik



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97