Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 241. Sayı >> GÜNDEM >> Hız çağında kısa bir mola Bir tefekkür denemesi

Hız çağında kısa bir mola Bir tefekkür denemesi

İnsanı mağaranın dışına yönlendiren klasikler, onun kendini ve varlığı
farklı şekilde kavraması için imkân sağlar. İnsanlar arasında ortak bir
dil oluşumunu mümkün kılar.

Zaman hız zamanıdır, “an”ı yaşamak vaktidir
şimdi! Her şey büyük bir hızla akmakta, ade-
ta elimizden kayıp gitmektedir. Bir saniye
bile düşünmeden, vakit kaybetmeden gidenin pe-
şinden koşmak icap etmektedir. Yapılacak yığınla
iş, görüşülecek bir sürü insan, takip edilmesi gere-
ken sayısız mesele… vardır. Çocukların okulu, der-
saneleri, girmeleri ve başarılı olmaları gereken sı-
navları vardır. Yetişilmesi gereken arabalar vardır,
kaçırılmaması gereken uçaklar… Patronun, amirin
acele istediği rapor vardır, televizyonda kaçırılma-
ması gereken dizi vardır. Ondan önce de takip edil-
mesi zorunlu haber, tartışma ya da spor program-
ları vardır. Yapılması gereken ziyaretler, ağırlanma-
sı gereken misafirler, bekleyen yığınla ev işi vardır.
Misafir gelecektir ve en iyi ikramların hazırlanması
gerekmektedir. Düğün vardır, her şeyin en iyi şe-
kilde olması için aylarca koşturmak, pek çok ayar-
lama yapmak gerekmektedir.
Hız çağı deniyor yaşadığımız çağa. Durmadan koş-
malıyım… Ama aralarında tercih yapmam gereken
yol seçenekleri var. Ne tarafa koşacağıma karar ver-
mem gerekiyor. Olsun, koşmalıyım, vakit kaybet-
memeliyim. “Fazla düşünme, karar ver ve uygula.
Yoksa kaybedersin. Koş, koş, koş… Niçin mi koşu-
yorsun? Bunu düşünerek kaybedecek vaktin yok.
Herkes koşuyor ve sen öne geçmelisin.” diyor sü-
rekli, sahibini bilmediğimiz bir ses. Peki o halde…
Koşmalıyım. Koşuyorum. Koşarken de daha hızlı
koşmamı sağlayacağını düşündüğüm her ne görür-
sem hızlıca alıyorum, fazla düşünmeden, oyalan-
madan. “Koş, öne geç, koş, koş…” sesleri hiç ke-
silmiyor. En öne geçersem kazancım ne olacak? Ya
geride kalırsam, herkes kadar hızlı koşamazsam, o
zaman ne olacak? Neler bekleyecek beni? Yine aynı
ses bölüyor düşüncelerimi: “Ama sen bunu düşü-
nürken birileri gelip seni geçecek. Koş, koş, koş…
Hiç durmadan, arkana bakmadan, yanına yörene
aldırmadan koş…” Koşuyorum ben de… Koşarken
bir sürü şey dikkatimi çekiyor… “Olsun” diyor aynı
ses, “Şöyle bir göz at ve koşmaya devam et. İleriye
bak, belki daha da ilginçlerini ve güzellerini göre-
ceksin ilerde.” Hâlâ merak ediyorum, neden koşu-
yorum ve nereye gidiyorum? “Anlaşıldı” diyor “Sen
bu işi başaramayacaksın. Bak etrafındaki insanla-
ra… Sadece koşuyorlar, koşuyorlar… Gördün mü
seni bile fark etmediler. Böyle sormaya devam ede-
ceksen gel baştan vazgeç. Bu yarışı kaybetmiş sa-
yalım seni.” Hayır, kaybetmek istemiyorum. Ama
merakıma da engel olamıyorum. Niçin yarışıyoruz?
Niçin koşuyoruz?
İşte ısrarla sorduğum soru karşısında aldığım ce-
vap: “Can alıcı soruyu ısrarla sordun, zor olana ta-
lip oldun. Artık hem düşün hem de koş. Gözün sa-
dece ilişmesin etrafına. Dikkatlice baksın ve görsün
olan biteni. Yere dökülen bir yapraktan öte bir şey-
ler görsün hazan yaprakları takılınca gözüne. Ve
baharda yeni açmış bir çiçeği koklarken gerçek gü-
zelliğe dokunsun gönül telin. Yavrusunu ağzına al-
dığı yemle besleyen kuş, rahmet-i Rahman’ı anlat-
sın sana, sen dinle usulca. Koş yine, durma. Ama
kulağın onda olsun. Madem sormayı seçtin, sor o
halde. Hiç çekinme sor. Koşarken bir soluklan ve
sor; kendine, oğluna, kızına, eşine, dostuna, karın-
caya, kara, buluta, yağmura, sevince, hüzne, dağa,
taşa, yaşayana, ölene, yürüyene, sürünene, topla-
yana, dağıtana, alana, verene, güzele, çirkine, bü-
yüğe, küçüğe, ısıtana ve yakmayana, gidene, gide-
nin yerine gelene, kalana. Sor ve kulak ver, dinle…
Kim bilir neler anlatacaklar sana. Onlara sor bü-
tün soruları ve yolda gördüğün her şeye, her olaya,
her canlıya, her cansıza. Sor, sen kimsin? Sor, bu-
rada ne işin var? Sor, bütün bu âlem ne? Sor, senin
yerin, görevin, konumun ne bu koskoca âlem için-
de? Her an sor. Madem sormayı seçtin, cevabı ho-
şuna gitse de dinle, gitmese de… Bazen aldığın ce-
vaplar yolunu uzat, diyecek sana. Görünen köy şu-
racıkta oysa, dümdüz gitsen hemen varırsın. Karar
yine de senindir.
Zor olana talip oldun. O halde sor kendine, yüre-
ğini olanca berraklığıyla aç kendine ve sor: Bugün
işini en iyi şekilde yapmaya çalıştın mı? Sor ken-
dine, gülümsemende, onaylamanda, reddetmen-
de, teklif etmende, ısrar etmende, yol göstermen-
de, söylemende, söylememende, dinlemende vel-
hasıl her bir eylemende ve eyleminde samimi
miydin? Sor kendine: Bugün Allah için ne yaptın?
Gerçekten Allah için… Başka hiçbir amacın karış-
madığı, sadece Allah için olan ne yaptın? Sor ve dü-
şün korkmadan. Sonra da açık yüreklilikle, cesaret-
le dinle cevabı; nefsin beğense de dinle, beğenme-
se de… Tefekkür et…”
Bir sosyal paylaşım sitesinde “Bir saatlik tefekkür,
altmış yıllık nafile ibadetten hayırlıdır.” şeklinde bir
söz paylaşılmış. Bu söze yapılan bir yorum dikka-
timi çekti: “Güzel de zaman olsa keşke…” Öyle bir
koşturmaya kaptırmışız ki kendimizi, durup dü-
şünmeye vakit bulamıyoruz. Tefekkür etmeyi bu
yoğunluk arasında bir vakit kaybı, boş insanların,
bol vakti olanların lüksü gibi görmeye başlamı-
şız farkında olmadan… Düşünecek vaktimiz yok!
Bilgisayar oyunu oynuyoruz. Olsun, o da bir ihti-
yaç; günün yorgunluğunu atıyoruz. Düşünmeye
fırsat yok! Ayşe hanımın yeni diktirdiği perde-
ler üzerinde konuşuyoruz şimdi. Düşünecek vakit
yok! İndirimler bitmeden önümüze ne gelirse alma-
lıyız. Yardıma muhtaç insanlar mı, açlıkla savaşan
toplumlar mı? Canım şimdi bunu düşünmenin sı-
rası mı? Onlara da yardım ediyoruz vicdanımızı ra-
hatlatacak kadar. Tüketirken tükenmek mi? Felsefe
yapmanın sırası değil, tutmuş neler düşünüyorsu-
nuz. Düşünecek vakit yok! Bu akşamki futbol ma-
çını kaçırmamalıyız. Hele maçtan sonra yapılan yo-
rumları mutlaka takip etmeliyiz. Maçın her bir daki-
kası üzerine yapılan ince mütalaalar üzerine biz de
kendi mütalaalarımızı yapmalıyız.
Sanırım günlük olarak karşılaştığımız malumatı,
planlamak, yapmak zorunda olduğumuz işleri, ak-
lımızdan geçen konuları sadece konu başlıklarıy-
la yazmaya kalksak, eksiksiz yazmakta zorlanırız.
Maksadım bunları eleştirmek değil -bunlar belki
bir başka tartışmanın ya da yazının konusu olabilir-
sadece, tefekkür etmeye yeterince vakit bulamadı-
ğımız şu hayat telaşı içerisinde hangi eylemlerimi-
zin, hangi işlerimizin vazgeçilmez olduğu üzerin-
de kısa bir tefekkür denemesi yapmak… Tefekkür
üzerine tefekkür etmek… Düşünüyor gibi yap-
mak değil kastım. Düşünmek, sahiden düşün-
mek… Allah’a yakınlaştıran, zihni arınmayı sağla-
yan düşünce… Soru sormak ve cevabını aramak…
Her türlü ayete bakarak düşünmek… Kainat kita-
bının ayetlerine, vücut kitabının ayetlerine, Kitab-ı
Hakim’in ayetlerine… Ve sonra, “bakışı ibret, sü-
kutu tefekkür” yapan ince çizgiyi bulmaya çalış-
mak… ‘Düşünmeyecek misiniz, ibret almayacak
mısınız, akletmeyecek misiniz?’ hitabına “Amenna
ve saddakna” diyenin ben olduğumu, biz olduğu-
muzu hatırlamak…

Elif Arslan - DİB/Memur



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97