Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 241. Sayı >> DİN-DÜŞÜNCE-YORUM >> Kadına karşı şiddetin önlenmesinde Dinin rolü

Kadına karşı şiddetin önlenmesinde Dinin rolü

İnsan haklarının bir parçasını teşkil eden kadın
hakları, insanlığın yüzyıllar sonra ulaştığı bir tec-
rübe sonucu hepimizce paylaşılan ortak bir de-
ğerdir. Yüce Dinimiz İslam’ın insanlığa getirdiği me-
sajın özünde de, insana insan olduğu için değer ve-
rilmesi, bir temel ilke olarak yer almaktadır. Dinimiz,
saygıdeğer ve şerefli bir varlık olarak yaratılan insa-
nın yaşama hakkını ve onun diğer temel haklarını,
dokunulmaz/mukaddes haklar olarak ilân etmiştir.
Kaynağını hukuktan almayan şiddetin her türlüsünü
reddeden İslam dini, daha özelde kadınlara yönelen
şiddeti de asla kabul etmemektedir.

Kendisi hayatında hiçbir kadına el kaldırmamış ol-
makla tanınan Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed
(s.a.s.)’in, “Sizin en hayırlınız, kadınlarınıza kar-
şı en iyi olanlarınızdır.”
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, II,472; Tirmizî, “Rada‘”, 11.)
şeklindeki telkini, kadına karşı şiddetin kabul
edilemezliğini göstermesi yanında, İslam dinine göre
manevi yükseliş basamaklarından birinin, kadınlara
karşı iyi muamele olduğunu da ortaya koymaktadır.

Ne yazık ki, gerek ülkemizde gerekse dünya çapın-
da kadınlarımızın maruz kaldığı sorunlar, tarihte ol-
duğu gibi, içinde bulunduğumuz yüzyılda da de-
vam etmektedir. Özellikle, erkek varlığını ve hakla-
rını önceleyen ya da merkeze alan ataerkil zihniye-
tin, çeşitli kültürel, ekonomik ve dinsel verileri, ken-
di sübjektif emellerine alet ederek geliştirdiği hayat
anlayışı, toplumların bütününde olmasa bile kimi
fertlerinde hâlâ etkilidir.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1979’da,
“Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Tasfiye
Edilmesine Dair Sözleşme”yi (CEDAW sözleş-
mesini) hayata geçirmek üzere dünya devletleri-
ni imzaya çağırmış, 1999’da da 25 Kasım gününü,
“Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması
İçin Uluslararası Mücadele Günü” ilan etmiştir.
Günümüzde hem devletler hem de çeşitli uluslararası
ve yerel sivil örgütler, bu konudaki mücadeleyi
sürdürmektedir.

Kadına karşı şiddetin önlenmesinde dinin ve dini
kurumların nasıl rol alabileceğine gelince,
elbette ki bu, devletlerin ve örgütlerinkinden
biraz farklı olarak, hukuki ve maddi cebir yoluyla
ya da politika yoluyla değil, ancak, çok daha derine
inerek, insan beyninin ve zihin yapısının şiddetten
arındırılması yoluyla olacaktır.

Hukuk ve yasa, göz önündeki bir insan hakkı
ihlâlini engelleyebilir. Sokakta gezinen bir zorba-
nın elini bağlayabilir. Peki, bu zorbanın, değişik
zaman ve mekânlarda, açıkta ve tenhada, kanu-
nun görmediği ya da görmezden geldiği yerler-
de bile üzerinde taşıdığı o saldırgan ruhunu, kim
bağlayacaktır?

Günümüzde insanlığın barışı için kurulmuş dev-
letler üstü birçok örgüte rağmen ve devletlerin,
sürekli yenilenen insan haklarıyla ilgili mevzuat-
larına rağmen bir türlü şiddet önlenemiyorsa, hat-
ta bütün insanların gözleri önünde bazı ülkeler-
de katliamlar, masum sivillere yönelik bombardı-
manlar, kadınlara karşı tecavüzler devam ediyor-
sa, hukuk ve yasadan öte bir tedbire ihtiyaç du-
yulduğu açıktır.

İnsanı, şöyle veya böyle davranmaya iten saik-
lerin başında din ve ahlak gelmektedir. Esasen
hakkaniyet, adalet gibi esasların ve ahlakın te-
mel kaynağı, dindir. Çünkü din, insana, kendi
dışında sorumlu olduğu yüce bir varlığı hatırla-
tır. Merkezinde Yüce Yaratıcı’nın bulunduğu bir
hayat öngörür. Allah Teâlâ’nın, kendisi gibi bir-
çok varlık yarattığını gören insan, üstünlük ölçü-
tünün kendi elinde değil, Allah’ın elinde olduğu-
nu, insanların ırk, dil, renk ve cinsiyet bakımın-
dan eşit olup yegâne üstünlüğün, Allah katında
ahlaklı ve erdemli bir insan olmaya bağlı olduğu-
nu kavrar. Böylece, Yunus Emre’mizin bir deyi-
şinde, “Yaratılanı sev, Yaratandan ötürü” biçimin-
de özetlediği hoşgörü medeniyetini kurar. Din in-
sana, bu âlemden başka daha ulvi bir âlemin var-
lığını bildirir ve insanı, henüz bu âlemde iken,
o ulvi âlemdeki erdemlere eriştirmeye çalışır.
Önüne bir ideal ve hedef koyar.

Buna karşın, hayatın merkezine kendini koyan,
kendi çıkarından başkasını düşünmeyen ben-
merkezci vb. sıfatlarla anılan bir insan, Yüce
Yaratıcı’nın öğütlerine boyun eğmek yerine, ken-
di heva ve hevesini merkeze almaktadır. Başta
ahlak olmak üzere, her türlü değerin ve üstünlü-
ğün yegâne ölçütü olarak kendini gören bir in-
sandan, başkalarının haklarına karşı, objektif bir
tavır nasıl beklenebilir? Böyle bir kişinin bir ide-
al ve hedeften yoksun, sorumluluk duygusundan
uzak bir yaşantısı, ancak, güçlünün haklı sayıl-
dığı, mazlumların hor görüldüğü, basit menfaat-
ler uğruna, dayanışma, yardımlaşma, sevgi, hoş-
görü ve adalet gibi ahlaki değerlerin feda edildi-
ği bir yaşam olabilir. Hayatını, bedeninin ve mad-
denin “iktidarı” üzerine kurgulamış böyle bir in-
sanın, biricik maddi iktidarını kaybetme kor-
kusu, sürekli onu tedirgin eder ve çoğu zaman
da, “ötekileştirdiklerine” karşı şiddet kullanma-
ya sevk eder.

Merkezinde Allah’ın bulunmadığı bir hayat, reh-
bersiz çıkılan bir yolda, karanlıklar içinde kal-
maktır; yolunu şaşırmış bir halde, “Neredeyim?”,
“Kimim?” ve “Nereye gideceğim?” sorularına ce-
vap veremeyip bocalamaktır; kendini tanıma-
mak, bilmemektir.

Kendini bilmek, kişideki biyolojik ve maddi ta-
biatın, nefsin terbiye edilmesi, cehalet, taassup,
nefret, ihtiras ve şiddet gibi duyguların, ulvi fa-
ziletler lehine kontrol edilmesi, maddi beden ya-
nında manevi bir kimliğin keşfi demektir. İnsan,
doğuşundan itibaren gittikçe olgunlaşma göste-
rerek, biyolojik ve maddi tabiatından manevi ta-
biata doğru bir seyir takip etmek durumundadır.
Mevlâna Celâleddin-i Rumî’nin, “hamdım, yoğ-
ruldum, piştim, yandım” diye özetlediği bir süreç-
tir bu. Tasavvuf kültürümüzdeki, “kendini bilen Rabbini
bilir” şeklindeki vecize de, bu süreçle varılacak
hedefi göstermektedir.

Dinî öğretiler ve duygular ile insandaki şiddet
eğiliminin kontrol altına alınabilmesi aşamasında,
insanların gerçekten dinî özgürlüklere sahip olup
olmadığı ve özgürce kendi dinlerini yaşayıp yaşaya-
madıklarının irdelenmesi, önem arz eden husus-
lardan biridir. Başta dinî özgürlükler olmak üze-
re, diğer özgürlük alanlarında kendini kısıtlan-
mış hisseden ve bu kısıtlılık sebebiyle psikoloji-
si olumsuz yönde etkilenmiş bulunan bir insan-
dan, başkalarının haklarıyla ilgili sağlıklı bir dav-
ranış ortaya koymasını beklemek, gerçekçi olma-
yacaktır. Böyle bir insanın, sahip olduğu din an-
layışını olumlu yönde harekete geçirememesi bir
yana, yaşadığı olayları kendi psikolojisinin sürük-
lediği istikamette değerlendirmesi ve dinî argü-
manları, kendi sübjektif düşüncelerinin bir aracı
hâline getirmesi dahi ihtimal dâhilindedir.

Özgürlükler ve haklar, birbirlerine sıkı sıkıya
bağlıdır. Bir insandan, yine kendi gibi insan olan
başkalarının hak ve özgürlüklerine saygı göster-
mesini beklerken, meseleyi sadece münferit bir
özgürlük bağlamında değerlendirmenin, istenen
sonucu vermeyeceği tabîdir. İnsana saygı göster-
me anlayışı, bütün özgürlükleri içine alacak bir
plan dâhilinde, fertlere kazandırılmaya ve hayata
geçirilmeye çalışılmalıdır.

Kadın hakları hayata geçirilirken, dinî duygu ve
tutumlardan, istenen düzeyde yararlanılabilme-
si için, bir taraftan fertlere özgür bir dinî hayat
imkânı tanırken, diğer taraftan da onlara, sağlam
kaynaklara dayalı sahih bir din algısının kazandı-
rılmış olması, konuştuğumuz mesele bağlamın-
da büyük önem arz etmektedir. Sahih bir din al-
gısının desteklenmesi, din konusundaki istismar-
lara ve insanların aklını çelen sapık din akımları-
na karşı mücadeleyi gerektirecektir. Ak ile kara,
birbirinden ayrılmalıdır. İnsanların kendi kısır al-
gılarıyla oluşturdukları beşerî dinler ve hele hele
kaynağını, insan ruhundaki kötülük eğilimleri-
nin adeta dinleştirilmesinden alan satanizm gibi
sözde dinî akımlar, insan hak ve özgürlükleri-
nin korunmasına yardımcı olmak bir yana, bel-
ki de buna yönelik en büyük tehdidi oluşturmak-
tadırlar. İçlerindeki şiddet eğilimlerini
dinleştiren bu tür akımların mensuplarından
kimilerinin, en yakın dostlarını veya kız
arkadaşlarını, sözde tanrısına kurban etmeye
kalkıştığı olaylar, zaman zaman kamuoyu gündemini
meşgul etmeye devam etmektedir.

Kuşkusuz modern dünyadaki bu tür akımlar, in-
sanların ruhsal tatminsizliklerinden beslenmek-
tedir. Manevi boşluk içindeki insan, aradığı tat-
mini, maddenin geçici zevkinde de bulamayın-
ca, başıboşluğa ve saldırganlık eğilimine yenik
düşmektedir.

Tarih boyunca, insanları iyi ve güzele yöneltme-
de, terbiye edip hayatlarını değiştirmede en bü-
yük tesiri, din meydana getirmiştir. Bugün de,
sağlam ve sahih bir din anlayışı, insanları şiddet-
ten, ayrımcılık ve haksızlıktan uzak tutabilecek
bir dinamizme sahiptir.

Elbette ki, kadına karşı şiddetin önlenmesi, bu
amaç uğrunda çeşitli kurumların birlikteliğini ge-
rektirir. Siyaset, bürokrasi, ekonomi, din ve eği-
tim gibi sahalardaki kurumlarımızın birlikte ha-
reket ederek, yaşanan tecrübeler ışığında yeni
planlar belirlemesi, küçümsenemeyecek mesa-
feler katetmemizi mümkün kılacaktır. Bu işbirli-
ğinde, hepimize büyük sorumluluk düşmektedir.
Bizler; dini, yanlışlara referans kılma cüretlerinin
önünde durarak, doğrunun yolunu aydınlatacak
bir meşale yakma gayreti içinde olmalıyız. Gerek
yurt içindeki gerekse yurt dışındaki insanlarımı-
za, “kendisi için istediğini kardeşi için de isteye-
bilecek” düzeyde, insanlık ailesinin bir üyesi ol-
dukları şuurunu, dinimizin engin hoşgörü ve sev-
gi kültürünü kazandırabilme amacında olmalıyız.

Dr. Bilal Esen - Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97