Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 241. Sayı >> DİN VE SOSYAL HAYAT >> Yardımlaşma, fedakârlık veya îsâr

Yardımlaşma, fedakârlık veya îsâr

Yer altı, yeryüzü ve gökte bulunan bütün
varlıklar insana emanet edilmiştir. Bu yüz-
den Allah, insanı maddi ve manevi kabili-
yetlerle donatarak yaratmıştır. Daha sonra onun
nefsine çeşitli kabiliyetler, ilimler ve duygular il-
ham edilmiştir. Bu meziyetlerden biri de çevresine
karşı erdemli olmak, iyilik yapmak, başkasını ken-
disine tercih etmek anlamına gelen “îsar”dır. Bu
kavram; bir ahlak değeri olarak incelendiğinde;
bir kimsenin sahip olduğu imkânları başkalarının
ihtiyacını karşılamak üzere kullanması ve onların
yararı için fedakârlıkta bulunması demektir. Sözü
edilen terim bazı kaynaklarda ise; “kişinin başka-
sının yarar ve çıkarını, kendi çıkarına tercih etme-
si veya bir zarardan onu öncelikle koruması olarak
tanımlanmıştır. Bu da tarih ve kültürümüzdeki ah-
lak anlayışının en ileri derecesidir.

İnsanlık tarihinde en anlamlı fedakârlık örne-
ği; Mekke’den Medine’ye hicret eden muhacir-
lerle, Medine’de ikamet eden, yardım ve iyilikle-
ri nedeniyle “ensar” unvanını alan Müslümanlar
arasında tesis edilen kardeşlik bağıdır. Bu tarihî
ve müstesna kardeşlik Kur’an’da şöyle açıklan-
mıştır: “Onlardan (muhacirlerden) önce o yur-
da (Medine’ye) yerleşmiş ve imanı da gönülleri-
ne yerleştirmiş olanlar, hicret edenleri severler.
Onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsız-
lık duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç için-
de bulunsalar bile, onları kendilerine tercih eder-
ler. Kim nefsinin cimriliğinden, hırsından koru-
nursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileri-
dir.”
(Haşr, 9.)

Görüldüğü gibi bu karşılıklı özveri bizzat Cenab-ı
Hak tarafından övülmüş ve erdemli bir davra-
nış olarak nitelendirilmiştir. Takdir edileceği
üzere muhacirlerin toprakları ve gelirleri yok-
tu. Medine’ye yeni gelmişlerdi. İlk anda geçim-
lerine yardımcı olabilecek bir şey bulamadılar.

Medineliler bu durumu görür görmez gönül-
lerini ve evlerini onlara açmışlardı. İkili ilişki-
ler bir süre böyle devam etmiştir. Ancak bu
uygulama her iki taraf için nihai çözüm de-
ğildi. Bir müddet sonra Yahudi Nadir oğulla-
rı Kabilesine ait bazı yerler fethedilmiştir. Hz.
Peygamber bu toprakları muhacirlere dağı-
tıp onları ensara yük olmaktan kurtarmak is-
temiştir. Durumu ensar ile istişare etmiş ve
olumlu cevap almıştır. Zira onlar bu uygulamaya
rıza gösterdikleri gibi, evlerinin ve mallarının bile
muhacirlerle bölüştürülmesini ısrarla teklif etmiş-
lerdi. Gerçekten insanlık tarihinde bu özveri fark-
lı, düşündürücü, hikmet ve samimiyetle dolu bir
olaydır. Çünkü elindeki kıt ve dar imkânları baş-
kasıyla paylaşmak sıradan bir uygulama değildir.
Bu düşünce ve anlayış ancak sağlam bir iman ile
bütünleştikten sonra mâli bir fedakârlığa dönüşe-
bilirdi. Bunun daha ileri derecesi ise canı ile özve-
ride bulunmaktır.

Zira kişinin sevdiği bir kimse için kendi raha-
tını, huzurunu, hatta hayatını feda etmesi mal
ile fedakârlıktan daha büyük bir fazilettir. Hz.
Peygamber (s.a.s.) hicret etmeye karar verdiğin-
de Hz. Ali’nin tehlikeyi gözüne alarak onun yeri-
ne gece yatağında yatması, Sevr mağarasında, Hz.
Ebu Bekir’in onu koruması adına hüzün ve kay-
gı duyması gerçekten çok anlamlıdır. Yine Uhud
Gazvesinde İslam ordusunun geçici olarak bozgu-
na uğradığı bir sırada; konunun ciddiyetini anla-
yan müminlerin Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hayatını
korumak için kendilerini siper etmeleri de, canla-
rıyla özveride bulunmanın en güzel örneğidir. Bir
an için insanlık tarihinin dinî değerlerden soyut-
landığını ve ahlaki davranışların ikinci plana itil-
diğini düşünelim. Bu durumda insanlığın can ve
mal güvenliği nasıl korunacak? Muhtaç ve kimse-
sizlere kim sahip çıkacak? Sağlık ve özlük hakları-
na nasıl riayet edilecek? Acı, üzüntü ve felaketler
nasıl dindirilecek? Yaşlı, düşkün, engelli, hasta,
dul ve yetim gibi, sevgi ve şefkate muhtaç çaresiz
insanların ellerinde kim tutacak? Savaş, deprem,
yangın, trafik ve sel gibi olağanüstü felaketlerde
açılan yaralar nasıl sarılacak? Bu tür üzücü
olayları sıralayıp uzatmak mümkündür.

Bunların nerede ve ne zaman meydana geleceği de
belli değildir. Bu nedenle yeri gelmişken bir kez
daha açıklamakta yarar görüyorum. Ruh taşıyan
bütün canlılara sevgi, saygı, şefkat ve merhamet-
le yaklaşılmalıdır. Bunların her birinin fiziki
güzelliklerine ilave olarak ayrı bir ruh ve can
taşıdıkları unutulmamalıdır. Belki de onlara
bakılarak ibret alınmalıdır. Çünkü bütün yaratı-
lanlar, yaratandan ötürü sevilir ve hürmet edilir.

Görülüyor ki üzüntü, acı, dert ve kederlere
çözüm bulmanın ortak paydası; sevgi, saygı,
yardımlaşma duygusu, cömertlik, özveri ve
başkasını nefsine tercih etmek gibi manevi
hasletlerdir. Bunlar var olduğu müddetçe
zorluklar daha kolay aşılacaktır. Bu nedenle ai-
lemizde, çevremizde, ülkemizde hatta dünyamız-
da meydana gelen olaylara duyarsız kalınmamalı-
dır. Zamanında ve yerinde yapılan bir yardım ya-
hut fedakârlık hayat kurtarabilir. Bir yangın esna-
sında canını ortaya koyarak, çaresiz insanları alev-
lerden kurtaran, suda boğulmak üzere olanları ku-
caklayıp dışarıya çıkaran, trafik kazasında can çe-
kişen yaralıları hastanelere ulaştıran fedakâr in-
sanları gördükçe sevinç, huzur ve güvenimiz bir o
kadar daha artmaktadır.

Tekrar mal ve ekonomik olarak sergilenecek
fedakârlığın önemine dönmek istiyorum. Şüphesiz
bu konu; kişinin, toplumun cömertlik ve bağış an-
layışıyla ilgilidir. İslam ahlakçıları cömertliği;
sosyal tabakalar arasında cereyan eden hayrın duru-
muna göre tasnif etmişlerdir. Bunun ilk basamağı;
İslam’ın ön gördüğü zekât, sadaka-i fıtır ve kefaret
gibi zorunlu mâli bağışların ilgili yerlere verilmesi-
dir. Kişi bu görevin yerine getirilmesinde bakmak-
la sorumlu olduğu aile fertlerinin geçimine ve di-
ğer mâli haklarının korunmasına özen göstermek-
tedir. Bu dinî gerekliliğin yerine getirilmesine
“sahavet” denir. Malının azını kendisine ayırıp ço-
ğunu başkasına bağışlamak üzere gösterilen özveri
de cömertliğin daha ileri bir basamağı olan “cud”
kavramıyla ifade edilmektedir. Gerektiğinde
kendisini tamamen mahrum bırakarak malını başkası
için kullanmaya da “isar” denir.

Şüphesiz ki bu üç uygulama da anlamlı olup büyük
bir fedakârlık örneğidir. Yüce Allah bu olumlu
davranışları şöyle övmektedir: “Onun için kim
(elinde bulunandan) verir, Allah’a karşı gelmekten
sakınır ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) tasdik
ederse, biz onun en kolay yolda gitmesini kolaylaştırırız. ”
(Leyl, 5-7.)

Bugün sosyal paylaşmanın yahut yardımlaşmanın
bölgeler, ülkeler ve dünyada dengeli bir şekilde
yapıldığını söylemek mümkün değildir. Ne yazık
ki hâlâ; bencillik, fırsatçılık, tekelcilik ve aşırı
hırs etkileyici olmaktadır. Bu olumsuz gelişmeye kar-
şın; her geçen gün yalnızlığın, çaresizliğin, öteki-
leştirilmenin ve fakirleşmenin arttığı günümüzde,
sağduyu sahibi insanlara önemli görevler düşmek-
tedir. Bu konuda bireyler başta olmak üzere sivil
toplum örgütlerinin, siyasi otoritelerin ve uluslar
arası arenada görev alan mercilerin sorumluluğu
daha da artmaktadır. Öncelikle barış ve huzur or-
tamına sahip ülkeler, kendi coğrafyalarındaki in-
sanların ekonomik eşitliklerini dengelemek zo-
rundadırlar. Gençliğin eğitim ve öğretiminde fır-
sat eşitliği sağlanmalıdır. Maddi destek verilerek
gerekli alt yapı hazırlanmalıdır. Zira eğitim düzeyi
gelişmeyen bir toplumun sosyal anlamda kalkın-
ması mümkün değildir. Diğer taraftan her yaştaki
insanın sağlığı ve tedavisi güvence altına alınmalı-
dır. Çalışma imkânı ve barışı temin edilmelidir. Bu
temel sıkıntıları ancak; sosyal yardımlaşma, pay-
laşma, özveri, dürüstçe çalışma ve duyarlı bir yö-
netimle aşmak mümkündür. Böylece samimi bir
şekilde problemlerin gündemde tutulması ve çöz-
mek için gayret gösterilmesi bir başarıdır. Zira bir
işi görev ve ödev olarak sürekli ve iyi niyetle gün-
demde tutmak, sonuca ulaşmasını önemli ölçüde
kolaylaştıracaktır.

Dünya genelinde de insanların yüreğini ağzına ge-
tiren olaylar her geçen gün artmaktadır. Değişik
coğrafyalarda vuku bulan savaşlar, felaketler ve
aşırı savurganlık nedeniyle milyonlarca insan, aç-
lık ve ölüm sınırında yaşamaktadır. Çocuklar ana-
larının kucağında eriyerek kemik iskeleti şeklinde
adeta ölümlerini beklemektedirler. Yaşlıların ve
hastaların ise ölümden başka seçenekleri kalma-
mıştır. Oysaki bu çaresiz insanların sağlık, eğitim,
iskân ve gıda gibi bütün ihtiyaçlarını karşılayacak
ekonomik kaynaklar vardır. Diğer taraftan ulaşım ve
iletişimin çok hızlı seyrettiği dünyamızda bu üzücü
olaylara şahit olup seyirci kalmak tam anlamıyla bir
insanlık ayıbıdır.

Dolayısıyla bu ayıp ve dramı ortadan kaldıramamanın
hiçbir mazereti olamaz. Örneğin bugün ekonomik am-
bargo uygulanan Filistin’in Gazze ve diğer bölge-
lerine, hâlâ insani ve zaruri yardım yapılamamak-
tadır. Birilerinin aşırı hırsı ve rahatı için başkaları-
nın ölüme terk edilmesine rıza gösterilmektedir.
Bölge ülkeleri başta olmak üzere dünya kamuoyu
bu sorumluluktan kurtulamaz. Kim bilir engel or-
tadan kaldırılmış olsa, belki bölgedeki birkaç aile
bile yalnız başına bu sıkıntıları giderebilecektir.

Genel olarak İslam coğrafyası ve Afrika kıtasın-
da benzer sıkıntılar artarak devam etmektedir.
Çalışılarak ortadan kaldırılması gereken ceha-
let, fakirlik ve çaresizlik hâlen hüküm sürmekte-
dir. Bunlara “kader” diyerek eli bağlı durmak el-
bette doğru değildir. Tersine Müslümanların ve
Müslüman ülkelerin sorumluluklarının daha faz-
la olduğunu belirtmemiz gerekir. Gönül ister ki
yardımlaşma, dayanışma, paylaşma, fedakârlık
ve kardeşlik örnekleri sadece tarihimizde ve ki-
taplarımızda bir teselli vesilesi olarak kalmasın.

Karanlık geceler, sabahın nuru ile aydınlansın.
İnsanlığın yüzü gülsün. Bunun için dünyanın ye-
niden keşfedilmesine gerek yoktur. Dini, ahla-
ki, insani, siyasi ve evrensel değerlerin sözde de-
ğil, uygulamada yeniden ihya edilmesinin zamanı
gelmiş ve geçmektedir. Kur’an-ı Kerim’in şu sözle-
ri; bize bir ümit ve ipucu vermesi bakımından çok
anlamlıdır: “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (ger-
çekten) inanıyorsanız, mutlaka siz üstün gelecek-
siniz.”
(Âl-i İmran, 139.)

Şüphesiz ki imanla birlikte çalışmak gerekir.
Kim çok çalışırsa, o başarıya ulaşacaktır. Allah’ın
iradesine uygun olanı da budur. Unutmayalım ki,
insanları ileriye götüren; onların sabır, sebat,
azim, çalışma, gayret ve rekabetleridir.

“Fakat sizler dünya hayatını tercih ediyorsunuz.
Oysa ahiret daha hayırlı ve süreklidir.”
(A’la, 17-18.)

“Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Arkanda
zengin varisler bırakman, onları insanların elinde-
kine göz dikecek derecede yoksul bırakmandan
daha iyidir. Eşinin ağzına verdiğin bir lokma dahil
olmak üzere iyilik olarak yaptığın her harcama sa-
dakadır.”
(Buhari, Vesaya, 2; Müslim, Vasiye, 5, 8.)

Doç. Dr. Fikret Karaman



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97