Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 241. Sayı >> EDEBİYAT >> Aşkla terbiye olunmak

Aşkla terbiye olunmak

Üç yavru kelebek ilk kez ormanda uçma-
ya çıkarlar. Uzaklarda ateş yanmaktadır.
Kelebekler orada ne olduğunu merak eder-
ler. Teker teker uçmaya, gidip ne olduğu-
nu anlamaya ve dönüp birbirlerine anlatmaya
karar verirler. Önce birinci kelebek uçar. Ateşe
yaklaşmaya çekinir, uzaktan bakar ve geri dö-
ner. Ne gördüğünü soran arkadaşlarına; “Orada
çok yoğun bir duman vardı.” der. Sıra ikin-
ci kelebektedir. O biraz daha cesur çıkar, ateşe
daha yakın mesafeden bakar. O da dönüp ge-
lir. Gördüklerini; “Çok kuvvetli bir ışık ve biraz
da sıcaklık vardı.” diyerek anlatır. Şimdi de üçün-
cü kelebektedir uçma sırası. Üçüncüsü uçar, uçar
ve kendisini ateşin ortasına atar. Geri dönüp an-
latamaz ne gördüğünü, ama en iyi o anlar orada
ne olduğunu…

Aslında aşk; anlatılabilen değildir, anlatılamaya-
nın etrafında dolaşmak da değildir. Aşk, olmak-
tır, pişmektir, yanmaktır. Tıpkı “Aşk nedir?” diye
soran kimseye Hz. Mevlana’nın; “Ben ol da gör.”
dediği gibi.

Tek hece ve üç harften oluşan bu kısacık söz-
cük üzerine asırlardır neler yazılıp söylenmiş.
Yazması kolay, yaşaması ise oldukça zor hatta bir
ömre bedel… Kur’an’da geçmiyor diye bu keli-
me, kimileri dönüp yüzüne bakmasa, kaldırıp bir
kıyıya atsa da, “aşk”ın yeri hep gönüller olacaktır.
Kur’an’da geçen şekliyle “hub/mehabbe” gönül
toprağına dikilmiş ilahî bir tohumdur. O
tohumu fidan ve yedi veren ağaç haline
getirmek de kulun gayretine bırakılmıştır.

Sevgi/muhabbet önce Yaratan’dan yaratı-
lanadır. Yaratma dediğimiz eylem, Vedud
olan Yaratan’ın muhabbetinin tezahürün-
den başka bir şey midir ki? Kur’an’ın, in-
sanla buluşma gecesinin ilk hatırasında
dikkatimizi çektiği önemli bir noktadır
bu. “O, insanı alaktan yarattı.”
(Alak, 2.)
Alaktan yaratılmak insana özgü bir özellikse eğer,
bunu sadece döllenmiş hücre/kan pıhtısı/et parçası
olarak biyolojik yönüyle anlayıp izah etmenin mak-
sadı anlamada yeterli olmayacağı ortadadır. O
halde alaktan yaratılmak, ilgi, sevgi ve alaka ile
yaratılmaktır aynı zamanda.

Bütün âlem de sevilen bu insana sunulmuş bir
hediye, ilahî bir ikramdır. Teşekkürü nasıl ol-
malıdır bu ilahî lütfun dersek; “...İman edenle-
rin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir.”
(Bakara, 165.)
ayetini tedebbür ve tezekkür edece-
ğiz o halde. Kulun Rabbine muhabbeti hangi se-
viye ve derecede olmalı ki gönül buhurdanlar
gibi tütsün, Yaratan’ın sevdasıyla ateşte pişsin ve
güller yeşersin gönül bahçesinde. Ham iken piş-
sin, yansın.

Aşk, sadakat ister, bedel ödetir aşığa vuslat yo-
lunda. O güzelliğin hayranı olanlardan İbrahim
(a.s.), İsmail (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer-
lerinin özellikle de Muhammed Mustafa (s.a.s.)
Efendimiz’in ödediği gibi.

Güneşin, ayın, yıldızların Rabbi olan o güzeller
güzelini göremeyen gözlerdeki perdeleri açmak
için değil miydi, İbrahim (a.s.)’in ölümü göze ala-
rak, hayatı hiçe sayarak, kavminin putlarını bir
bir kırması? Meftunu olduğu bu güzelliğe sırtını
dönüp de putlara ilahlık atfedenlerdeki akıl tutul-
ması karşısında hayretler içindeydi Hz. İbrahim.

Sevgilinin uğrunda ateşle sınandığından
mıdır acep bilinmez, Nemrut’un yaktırdığı
ateş söndü, ama İbrahim’in bağrındaki ateş
için için yanmaya devam etti. Etti de Yüce
Rabbimiz halilini bize, “Çünkü İbrahim çok
içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.”
(Hud,75.)
diyerek duyurdu. O gözünü ve gönlünü
öylesine vermişti ki Mevlası’na şartlar onu
Harran’dan Filistin’e, Filistin’den Hicaz’a
yollara düşürürken, onun pusulası hep
aynı yönü gösteriyordu: “...Ben, Rabbime
hicret edeceğim.”
(Ankebut, 26.)

Yüce Resulümüz de yollara düşmüştü de-
falarca. Hani bir vakit “Medine” olma fır-
satını hiç düşünmeden tepen ve âlemlere
rahmet Hz. Peygamber (s.a.s.) ayaklarına
kadar gelmiş iken, o ayakları kanlara bu-
layarak gönderen Taif halkının bu incitici,
onur kırıcı tavrına karşılık ellerini açıp yal-
varmıştı da: “Ya Rabbi, kuvvet ve kudretimin en
zayıf haliyle, elimdeki çare ve vasıtaların en ba-
sitiyle, insanların gözünde ifade ettiğim en ha-
fif şahsiyetimle senin huzurunda sana yalvarıyor,
sana sığınıyorum. Ya Erhamerrahimin! Sen sıkıntı
ve zulüm altında zayıf düşmüş olanların Rabbisin.

Sen benim Rabbimsin. Sen beni kimlerin eline bı-
rakıyorsun?...” diyerek rahmeti ilahiyi ihtizaza ge-
tirmişti. Bu kadarcık bir nazdan sonra hemen ni-
yaz eyleyip; “Gerçekte benim üzerime çöken bir
musibet ve eziyet, şayet senin bana karşı bir ga-
zap ve öfkenden gelmiyorsa, ben buna aldırış et-
mem ve gönülden tahammül ederim…” diyerek
(İbn Hişam, es-Sîretü’n-nebeviyye, II, 68.)
sevginin bedelsiz olmayacağını öğretiyordu cümle
varlığa.

Taif’te aradığını Yesrib’te bulunca, gözyaşlarıyla
vedalaşıp ana yurduna, dağlara tırmanıyordu bir
gece vakti hicret yoldaşıyla. Sebeblerin tükendi-
ği o noktada mağara arkadaşını: “Üzülme, çün-
kü Allah bizimle beraber”
(Tevbe, 40.)
diyerek teselli ederken, sevgi ve sadakatini canı
pahasına ispat edenleri Rablerinin bir başına
bırakmadığını, kahrı lütfa, narı nura çevirdiğini
seyrediyordu kâinat Sevr dağındaki o küçücük sığınakta…

Zira âşık için asıl kahır ve ızdırap, maşukun rah-
met nazarından mahrum kalma, nar-ı cehim ise
gönülde o sevdadan dûn olmadır. Maşuk için çe-
kilen çile ise aşığa zillet değil, rahmetin ta ken-
disidir. Bilir ki aşık; “Kuyuya atılmadan/Kervana
katılmadan/Kul olup satılmadan/Sultanlık arzu-
lanmaz.” Geçse de ele, o sultanlığın hayrı olmaz.
İlim, mevki, makam pişirmez insanı, pişmemiş-
se şayet aşk ateşinde, ham ise eğer hamlığını ar-
tırır ancak.

Aşk! Bir hece ve üç harf. Kalemini gönül
hokkasındaki aşk mürekkebine daldıran-
lar ne divanlar yazdılar, ne kasideler, güf-
teler döktüler kağıda. “Nûn. And olsun ka-
leme ve satır satır yazdıklarına”
(Kalem, 1.)
Kalem ateş, kelam ateş oldu, nice sineler-
de küllenmiş ateşleri tutuşurdu. Ve beste-
ledi âşıklar âteşîn sözleri ateşten notalarla.
Sazın teline değil, gönül teline dokundura-
rak can buldu ve can oldu besteler…

Aşk Kays’ın gönül kapısını çalmıştı bir zaman-
lar. Kapıyı açtığına pişman oldu mu ki adı
Mecnun’a çıkınca? Gerçi Kitabu’l-eğani’de de-
nir ki: Babası onu alıp Kâbe’yi ziyarete götür-
mek ister. Beytullah’ı ilk görüşte yapılan dua
makbuldür diye duymuştur. İster ki sevgili yav-
rusu dua etsin de kurtulsun onu dillere düşüren
bu aşk illetinden, Leyla derdinden. Kâbe’ye yak-
laştıklarında; “Bak oğlum” der, “Az sonra girece-
ğiz Beytullah’a. Kurtuluşun inşallah orada, yalvar
Allah’a.” Mecnun geçer Kâbe’nin karşısına, açar
ellerini ve başlar Yaratan’ına niyaza: “Ya Rabbi,
içimdeki bu sevdayı öylesine artır ki, bende ben-
den bir şey kalmasın.”

Rahatsızlanır yine bir gün Mecnun ve hacamatçı-
ya gider kan aldırmaya. Tabibin, sırtına bıçağı her
dokunduruşunda “ahh” diye feryat eder Mecnun.
Tabip dayanamaz; “Kalıbının adamı değilmişsin”
der, “Onca sevdaya katlandın da, dayanamadın
şu kadarcık acıya.” Cevap verir Mecnun: “Ben ca-
nım yandığı için feryat etmiyorum. Lakin vücu-
dumun her zerresini Leyla kaplamış, o incinecek,
onun canı yanacak diye korkuyorum.”

Vücudunun her zerresini haz, egoizm, ihtiras ve
bilumum heva ve heves kaplamış, sevdasını dahi
karaya/kana bulamış modern zamanların insanı-
na ne söyler Mecnun’un feryadı bilemem… Fakat
cümle Leyla’lardan geçip Mevla’ya gönül bağla-
yanlar doğudan, batıdan ve her cihetten vech-i
Hakka nazar edip (Bakara, 115.) göklerde, yerde
ve tüm yaratılmışlarda O’nun sonsuz kudret ve
azametini temaşa eyleyenler Zat-ı Kibriya’nın
huzurunda yokluklarının idraki içinde “İlla Hu”
deyip secdeye vardılar...

Dr. Ülfet Görgülü - Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97