Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 241. Sayı >> GÜNDEM >> Ruhun ve erdemin dirilişi Tefekkür

Ruhun ve erdemin dirilişi Tefekkür

Din ile bilim, akıl ile inanç, tefekkür âleminde
savaşmaktan kurtulurlar, zira çatışmaları ve
çelişkileri çözen düşüncedir.

Kadim Kelam, akleden bir varlık olarak tasvir
ettiği insanın mertebesini, tefekkür imalatçı-
sı hâliyle sunar ve şereflendirir. İslam’ın Kutlu
Peygamberi (s.a.s.) de, tefekkürü nafile ibadetlerin zir-
vesine uygun bulur: “Bir saat düşünmek, altmış yıl bo-
yunca yapılan nafile ibadetten daha hayırlıdır.”
Tevhit toplumunda mümin örneği, düşünce, fikir, ilim,
bilgi ve tefekkürle harmanlanmış erdemli bir portrey-
le şekillenir. “Allah’ın kulları içerisinde O’ndan en çok
korkanlar ancak bilginlerdir.” (Fâtır, 28.)
yankısı, bilim merkezlerinin kapılarının anahtarıdır.
İslam’ın bilgini, muhalif ve muarızlarını Kur’an’ın
kelamıyla tartışma şölenine davet eder.
“Eğer doğru sözlülerden iseniz açık delillerinizi getirin.”
(Neml, 64.)

O, kesinlik ve tatmin olmuşluğun verdiği güç ve
kudretle şüphe ve endişe krizindekileri ikaz eder:
“Onların çoğu zanna uyarlar; gerçekte ise zan,
hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez.”
(Yunus, 36.)

Akabinde hakikate ulaşmanın işaretle-
rini gösterir ve tarif eder “(İnsanlar) devenin nasıl yara-
tıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl di-
kildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar
mı?”
(Fecr, 17-20.)

“Oku” (Alak, 1.) nidası, fikir ve tefekkür insanın rehbe-
ridir. İrfan ve hikmet sahiplerinin hazine anahtarları
ve hayat veren iksiri, şu enfes hitapların verdiği mana
deryasında gizlidir:“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur
mu?”
(Zümer, 9.)

, “Rabbim ilmimi artır de.”
(Tâhâ, 114.)

“Allah hikmeti dilediğine verir, kime hikmet verilmişse
ona çok hayır verilmiştir. Bunu ancak akıl sahipleri an-
lar ve düşünür.”
(Bakara, 269.)

Hayrın ve hikmetin bütün katkı ve zenginliklerinden
nasiplenen tefekkür erbabı, sınırsız ve hadsiz bir
coşkunluk ve neşve içinde varlığın ve hakikatin
manevi hazzına sahip olur.

Tefekkürün hammaddesi ve mayası: İlim

Tefekkürün hammaddesi ve mayası olan ilim,
hikmet ve irfanla tek bir gönül hâlesi oluşturur;
“yitik cenneti” arayan ârif gibi, cehalet ve ka-
ranlığın iz ve emarelerini yerküreden siler, yok
eder. Mümin için malumdur ki, “en makbul sa-
daka, bir kimsenin ilim öğrenmesi, sonra diğer
bir Müslüman kardeşine öğretmesidir”. Çünkü
“ilim rütbesi rütbelerin en büyüğüdür.” Sevgili
Peygamber Efendimiz’in dediği gibi, “Alimin uy-
kusu cahilin ibadetinden hayırlıdır.”
(Acluni, Keşfu’l-Hefa, II, 325.)

Yolda olanın aradığı “ilim ve hik-
met, müminin yitiğidir. Her nerede bulursa alır.”
(Acluni, Keşfu’l-Hefa, II, 363.)

Alîm’in (her şeyi bilen) bahşettiği ilimle nurlanan
insan, varlık ve yokluk âleminin şifrelerini çöz-
me gayretine düşecektir. Bu hâl, onu imanın nur-
lu halkasıyla sarmalayacak, görünmeyen âlemin
yolcuları arasına katacaktır.

Bilmek… En Yüce Olan’ı, yani Yaratan’ı bilmek
O’nun hareket etmeyen (değişikliğe uğramayan)
“Bir” olduğunu, her şeyin etkin sebebinin O ol-
duğunu; O’nun, kendi cömertliği, hikmet ve ada-
leti ile bu âleme düzen veren olduğunu bilmek-
tir. Mütefekkir ve bilgenin de yapması gereken
şey, insanın gücü ölçüsünde Yaratıcı’ya benze-
mesidir.

(Fârâbî, Risâle fimâ Yenbaği en Yukaddeme Kalbe
Te’allümi’l –Felsefe, Mısır 1325/1907, 57-64; Kaya, İslâm
Filozofların Felsefe Metinleri, 113-114.)

Tefekkür erbabı, var olanların hakikatini bilme
ve onları kendi yararına kullanma imkânına sa-
hip olmakla insana ait erdemleri elde etmiş olur.
O, Hakîm’in yarattığı varlık türlerindeki hikmeti
çok iyi kavrar; onların sebep ve sonuçlarını araş-
tırır ve varlıktaki hayranlık uyandıran düzeni an-
lar.

(Âmirî, Kitâbü’l-İ’lâm bi-Menâkıbi’l-İslâm, nşr. A.Gurâb,
Kahire 1967; Kaya, İslâm Filozofların Felsefe Metinleri, 199.)

Tefekkür, külli bir ilimdir, varlığın hakikatini, se-
bep ve sebeplilerini, her varlık türünün yapı-
sal özelliğini ve niçin yaratıldığını bilmek, bütün
bunları insanın gücü ölçüsünde külli bir bilgiyle
kuşatmaktır. İşte küllî erdem bu sayede elde edi-
lir.

(İhvân-ı Safâ, er-Rîsâletü’l-Câmia, nşr: M. Galip, Beyrut
1974, 60; Kaya, İslâm Filozofların Felsefe Metinleri, 222.)

Tefekkürün menbağı

Tefekkürün menbağı olan hikmet, sözde ve fiil-
de isabet etmektir. Bu anlamda hikmetli bilgi, tec-
rübe ile desteklenmiş ve uygulanabilir özellikler
taşıyan ilimdir. Hikmetli hareket de bilimsel te-
mellere dayalı olan ve bir ilmin ölçüsüne vurul-
duğu zaman doğru olduğu kesinleşen ameldir…
Hikmet ilimle sanatın birleşmesidir.
Bir anlamda ilim ve fıkıh demek olan hikmet, var-
lıkların özündeki manaları anlamaktır. Yani var-
lıklar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini ve etkile-
şim düzenini izleyip, varlıkların özünü ve amaç-
larını kavramak demektir.

Kur’an’ın birçok yerinde hikmet, peygamberlik
kavramıyla birlikte bulunmaktadır ve çoğu za-
man onun yerine kullanılmaktadır. Dolayısıyla
hikmet, Allah’ın emrini anlamaktır.
“İcat etmek” anlamına da gelen hikmet, varlık dü-
zeninde her şeyi yeri yerince koymak demektir
ki, bu tarif de görünüşte bütün varlığı açıklama-
ya yönelik olduğundan, bir bakıma ilahî hikmeti,
ilahî sıfatları topluca tarif sayılır.

Uygulama açısından hikmet adalet demektir.
Amelî hikmet denilen ahlak ilmi; ahlakı, ifrat ve
tefrit arasında adalet temeline dayadığından bu
manayı almıştır.

İrade, hikmet ve tefekkür

Hikmeti elde etmenin başlangıcı tefekkürdür.
Bu hâle kavuşmak da, ancak temiz akıl ve kalp-
le mümkündür. Yaratıcı’nın bahşettiği aklı, ihti-
ras ve şeytanın vesveselerine köle edenler, ne iç
dünyalarındaki ilhamlarını ne de dış dünyada-
ki ibret manzaralarını kavrayıp idrak edemezler.
Zihinleri, var olan harikuladelikleri seçemez ve
sezemez. Bunlar düşünmezler veya düşünseler
bile geçmişe ait olanlara baktıklarında, hayır ve
hakkın, hakikat ve irfanın nerede olduğunu bile-
mezler. O halde ilahî bir hediye olan hikmet, an-
cak selim akıl ve temiz kalp sahiplerine bahşedilir.
(O, hikmeti dilediğine verir… Bakara, 269.)
Dolayısıyla gerçeği yakalamış akıl ve hayrı talep
eden irade, hikmetin şartı; tefekkür de onun girizgâhıdır.
(Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, II, 204.)

En geniş anlamıyla fayda ve sağlamlık anlamla-
rına gelen hikmet, her güzel bilginin, erdemli ve
yararlı işin adı olmuştur. Bu bağlamda hikmet,
bir işi bağnazca yapmayıp sebep-sonuçlarını ve
arka planını göz önüne alarak, meydana gelebi-
lecek sıkıntı ve problemleri oluşmadan önlemek ve
ona göre tedbir almaktır. Demek ki hikmetin
gerçeklemesi için, ilimle meşgul olmak ve eyleme
geçip iş yapmak hayatî derecede öneme sahip iki
husustur.
(Yazır, age, 205.)

Tefekkür erbabı: Nefsi eğiten,
bedene şifa verendir

Hülasa, hakiki tefekkür erbabı, be-
denleri tedavi edip şifa bulmalarına vesile oldu-
ğu gibi, öncelikle kendi nefsini eğitmek amacıy-
la yeri geldiğinde mübah olan hazların birçoğu-
nu terk edebilendir.
(Ebû Bekir er-Râzî, Kitabu’s-Sîretü’l-
Felsefiyye, 102.)

Sonra da hayat ve servetin girdabın-
da boğulan erdemleri ve ilahî ilkeleri unutan ve
kaybedenlere her iki âlemin kapılarını açan ebedi
formülleri veren ve doyumsuz iksiri sunabilendir.
Bir anlamda peygamberlerin halefleri olan hakîm
ve filozoflardan mahrum olan toplumların, ada-
let, cömertlik, onur, cesaret ve yiğitlik vasıflarını
yitirmiş, egemen kültür ve güçlerin hâkimiyetine
razı olmaktan başka seçenekleri kalmayacaktır.

Yaşadığımız çağ bunun tanıklığını yapmaktadır.
Bugün İslam dünyasının ve Müslüman toplumların
karşı karşıya kaldıkları krizler ve kırılmalar
bunun en açık göstergeleridir. Her türlü olumsuz
koşullara ve imkânsızlıklara rağmen, Müslüman
coğrafya, üçüncü dönem yükseliş medeniyetini
gerçekleştirecek hakîm ve filozoflarını beklemektedir.

Tarifi ve tasviri bir nebze de olsa ortaya konan
hakîm, arif ve âlim, yani İslam kültür ve medeni-
yetinin öncüleri, insana ve topluma faydalı olan
bir ilim ve ahlâk anlayışına taliptirler. Dolayısıyla
bundan var olan hiçbir canlı (insan, hayvan ve
bitki) zarar görmeyecektir. Kültürümüzde ilim,
âlim, bilgi ve bilgin nebevî kutsal bir ruh ta-
şır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in “Bilginler
Peygamberlerin varisleridir.”
(Ebu Davud, İlm, 1, 3641.)
şeklindeki ifadesi konunun önemine özgü
bir haldir.

İslam Medeniyeti’nin (zirve dönemini geniş bo-
yutlarıyla düşünecek olursak 8. yüzyıldan baş-
layan) bilim ve kültür havzası, 17. yüzyıla kadar
bazı kısa molalar dışında yükselişinden büyük
bir şey kaybetmemiştir. Ancak ne zaman ki, bilim
ve tefekkürden uzaklaşılmış, bu büyük coğrafya-
nın insanları, o zaman duraklama, gerileme, üre-
tememe ve dolayısıyla sömürülme ile karşı karşı-
ya kalmışlardır.

Düşünce ve tefekkür köklerimiz ve kaynakları-
mız kireç bağlamış gibi, içine girdiğimiz hiçbir
değişme oluşunu tenkit etmiyoruz. Nihayetinde
düşünmeye ve eleştiriye karşı yasalar ve kuşatıl-
malar oluşturuluyor. Düşünme yasaklarını kendi-
lerine rehber edinenler; alışılmışın dışına çıkanı
aforoz etmeler, totemler ve tabular inşa ediyorlar.
(Sezai Karakoç, İslâmın Dirilişi, IX. baskı, İstanbul 2005, 25.)

Tefekkür erbabı için en büyük tehlikenin başın-
da özgünlükten uzak, taklitçi ve aktarmacılık,
bir ruh ve kafa köleliği olarak benimsenirse, do-
ğurgan fikir kaynağı zail olup yitikleşir.
(Karakoç,İslâmın Dirilişi, 26.)

Düşünmek… İnsanoğlunun en değerli özellikle-
rinden biri olan bu kabiliyetini geliştirmek… İşte,
İslam mütefekkirine, düşen büyük ödev. İslam,
düşünmeyi, insana sürekli olarak bir vazife ola-
rak kabul etmiştir. Kur’an ayetleri, bu vazife üze-
rinde durur; düşünme ve tefekküre çağırır.

Tefekkür vahiyden beslenir

Tefekkür de vahyin hakikat kandilinden şavk-
lanır, doğar, beslenir ve varlık âlemine düşer.
Tefekkürün gıdası ve nefesi Kelamullah’tır. Onun
içindir ki, sözlerin en güzeli her daim düşünceye
ve tefekküre davet ediyor.

Hayatın derecesini ve kıymetini/kıratını arttıran
tefekkür, hakikatte ruhi ve cismani tüm yeti ve
kabiliyetlerin makam ve mertebe kat etmesi için
aşkın âlemlerden gelen bir nidadır.

Ruh ve vecdi kavileştiren düşüncedir. Nitekim
medeniyetlerin şahı olan İslam da, nihayetinde
bir tefekkür ve teemmül (derin düşünme) mede-
niyeti değil midir!

Kadim medeniyetimizin diriliş ve hayat bulma-
sı, tefekkürü şahlandırmakla ve ona ruh katmak-
la gerçekleşecektir.

Olay ve olguları düşünmek, tarihi düşünmek, sa-
natı düşünmek, hayatı düşünmek, erdemi düşün-
mek, ölümü düşünmek, hasılı varlığı, var edeni
ve var olanları düşünmek, zamanın ve âtinin ço-
cuklarına kalan en kutlu mirasıdır.

Ancak aklı ve zihni kutsal bir nesneye dönüştür-
mek, ruhtan, vecdden ve gönülden mahrum bir
hayatla neticelenir. Bunun sonucunda faydacı,
çıkarcı, başkasına acı veren ve bu acıyla nema-
lanan bir nesil ortaya çıkar. Hülasa, erdemin ve
ihlasın buharlaştığı, onun yerine hazzın ve nef-
sin hâkim olduğu bir zemin hâsıl olur.
(Karakoç, İslâmın Dirilişi, 83.)

Sözün özü; fikir ve tefekkür icat etmek ve imâl
etmektir, onun ilham ve referans kaynağı görü-
nen ve görünmeyen âlemin Hâlık’ıdır. Kendisine
çok hayır verilen bu sonsuz ve sınırsız menba-
dan nasiplenecektir. Beslenmenin ve faydalan-
manın kesilmesi, fikir ve düşüncenin kısırlaşma-
sıyla neticelenir.

Erdemli ve yeryüzünde cenneti inşa etmeye çalı-
şanlar, tefekkür tükenmeyen nimetlerinden doya
doya, kana kana beslenenlerdir. Bundan nasiple-
rine kesilenler, büzülürler ve yok olurlar.
(Karakoç, İslâmın Dirilişi, 263.)

Din ile bilim, akıl ile inanç, tefekkür âleminde sa-
vaşmaktan kurtulurlar, Zira çatışmaları ve çeliş-
kileri çözen düşüncedir. Ancak düşünce; kalıp-
laşma, kutsallaştırma ve ikonlaştırmayı bertaraf
eder. Tefekkürdür ki, cemiyeti kuklaların ve mo-
dellerin taklidinden kurtarır.

Fikir ve düşünce, insan ruhunun ve benliğinin
cismanileşmesidir. Onun nefesiyle, beşeriyetin
yarını nurlanır ve şavklanır. Eğer tefekkür bir di-
yarda ölürse, başka bir diyara yolculuğa çıkar.
Onun terk ettiği coğrafyalar, cılızlaşır ve kurakla-
şır, nihayetinde çölleşir.

Her şeye, her olumsuzluğa rağmen, insanı ve ce-
miyeti canlandıran en önemli enstrüman ve vası-
ta tefekkürdür. Onun sayesinde Müslüman dün-
ya ve insanlık, ruh ve gönül âlemini yerküre üze-
rinde gerçekleştirecektir. Uyku ve ataletin cen-
deresindeki tevhit coğrafyasını ayağa kaldıra-
cak yegâne unsur, tefekkürdür.
(Karakoç, İslâmın Dirilişi, 264.)

Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya - İstanbul Üniv. İlahiyat Fak.



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97