Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 245. Sayı >> SÖYLEŞİ >> Prof. Dr. Talat Koçyiğit ile Söyleşi

Prof. Dr. Talat Koçyiğit ile Söyleşi

"Kur’an okumaya başladıktan sonra, kaç kere
hatmettiğimi tam olarak hatırlamıyorum.
Dedem ve babam yalnız bana Kur’an
öğretmediler; mahalleden de bazı çocuk-
lar, kız-erkek eve gelir ve okurlardı. Sonra
lisede iken hocalar artık benim bu sahaya
merakımı öğrenmişlerdi."

Dere: Bize vakit ayırdığınız için öncelikle teşekkür ederiz. Bizler
sizi, asistanınız olan arkadaşlar olarak yakından tanıyoruz; bu
kez sizi okurlara tanıştırmak istedik. Öncelikle hayat hikayeniz-
den başlasak…

Koçyiğit: Uşak’ta doğdum. Doğum tarihim 3 Ağustos 1927. Ailem Uşak’ın
merkezinde idi. Biz Uşak’ta Kadıköylüler olarak tanınırız. Kadıköy, şim-
di Denizli’nin Sarayköy ilçesine bağlıdır ve İstanbul’un Kadıköy’ü ile
karıştığı için ismi sonradan Babadağ olarak değiştirildi. İlkokulu Gazi
İlkokulu’nda okudum. Ortaokulu ve liseyi de yine Uşak’ta tamamladım.
Özafşar: İlkokula başlamadan önce temel dinî bilgileri nereden
ve nasıl almıştınız? O zaman camilerde Kur’an öğretimi var mıydı?

Koçyiğit: Dedem Hafız Süleyman Efendi Arapçaya vâkıf bir kimsey-
di; tahsili yoktu; biraz medrese tahsili ve okumuşluğu vardı. Babam da
onun yanında yetişmiş, medresede okumuş; onun da Arapça bilgisi var-
dı. Hatta babam, medresede okurken Fransızca da görmüş. Ben ortaoku-
la başladığımda ilk Fransızca dersimi babamdan almıştım. İlkokula gitti-
ğim sıralarda Kur’an-ı Kerim öğrenmiştim; ancak, Arapça öğrenmemiş-
tim. Oyun oynadığımız vakitler, dedem yahut babam: “Haydi Talat, gel
bakalım!” diye seslenirlerdi; bu, artık okuma vakti gelmiş demekti. İşte Kur’an’ı öğrenmeye böyle başladık. 1927 doğumlu olduğuma göre, sene
1934 falan idi. Kur’an okumaya başladıktan sonra, kaç kere hatmettiğimi tam olarak hatırlamıyorum.

Dedem ve babam yalnız bana Kur’an öğretmedi-
ler; mahalleden de bazı çocuklar, kız-erkek eve
gelir ve okurlardı. Sonra lisede iken hocalar artık
benim bu sahaya merakımı öğrenmişlerdi. Bir du-
var gazetesi de çıkartılırdı lisede iken. Duvar gaze-
tesine bir gün, babamdan öğrendiğim Osmanlıca
bir ibareyi yazdım. Bu garip bir ibare idi; eski med-
reselerde basit ibare ile Türkçe konuşmak yadırga-
nırmış; sonra bunu hocalar yasaklamışlar. Bunun
bir hikâyesi de var: Hoca ön tarafta yerde oturuyor;
başında da ince tülbentten bir sarık. Herhâlde bir
kış günü olsa gerek; daha önceden bir mangal ya-
kılmış ve hocanın yanına bırakılmış. Hoca sıcaktan
uyuyuvermiş. Kömürler yeni yanmaya başlayacak
olmuş ki, bir kıvılcım hocanın kavuğuna sıçramış.
Sarık, ince tülden olduğu için, başlamış yanmaya.
Çocukları almış bir telaş; hocayı nasıl uyandıracak-
lar? “Sarığınız yanıyor.” deseler, basit bir ibare kul-
lanmış olacaklar; hocanın canı sıkılacak, kızacak
belki... Talebenin biri düşünmüş taşınmış ve şöyle
demiş: “Ey üstâd-ı bâ kemâl ve ey hâce-i zî me’âl!
Şu şâkird-i pür kılâl şu vechile arz-ı makâl ve keşf-i
mâ fî’l-bâl eyler ki, derûn-i cehennem, makrûn-ı
kubbe-yi hammâm misâli âteş-i tîz-i işti’âl ile bu
mangal-i bî-vebâlden bir şirâre-i câbik-i reftâr
cenâb-ı kavuklarına pürtâb-ı firâr eyleyip...” dedi-
ği sırada hoca meseleyi anlamış. Kavuğu başından
atmış ama, başında kavuk diye bir şey zaten kal-
mamış; yanmış. Ben bu hikâyeyi duvar gazetesine
yazdım; altına da bir not düştüm: Yukarıdaki bu
ibareyi gazeteye yazanlar dikkat etsinler ve yeni
bir dil meydana getirmesinler. Böyle bir not okul
müdürünü, edebiyat hocasını memnun etmiş. Ne
güzel yazmışsın dediler.

Özafşar: O dönemde dil tartışmaları da var-
dı; dilde arılaşma, Ataç ekolü falan... Bunları
takip eder miydiniz?

Koçyiğit: Dil tartışmalarının üzerinde fazla dur-
mazdık. Benim edebiyata merakım, bol roman
okumamdan kaynaklanıyordu. Merak ettiğim bir
şeyi alır okurdum.

Özafşar: Ashab-ı Kehf’le ilgili bir çeviriniz
var, Tevfîk el-Hakîm’den.

Koçyiğit: Evet, bir tiyatro eseri idi. (...)

Özafşar: Uşak’tan ayrılıp Ankara’ya ilk gelişi-
niz nasıl oldu?

Koçyiğit: Liseden mezun olduğumda İlahiyat
Fakültesi olsaydı, ilahiyata kayıt için gelirdim.
Ancak, o zamanlar İlahiyat Fakültesi olmadığı için,
böyle bir şansım da yoktu. Ben 1949’da mezun ol-
dum. İlahiyat yeni açılmıştı; ancak, müstakil binası
henüz yoktu; ders verilmiyordu. Evraklarımla doğ-
rudan doğruya Tıp Fakültesi’ne geldim; kayıtlarımı
yaptırdım ve Uşak’a döndüm.

Erul: Tıp Fakültesi kendi tercihiniz miydi?
Yoksa ailenizin isteği mi?

Koçyiğit: Benim tercihimdi. Tabip olurum diye
düşünüyordum. Tekrar Uşak’a döndüm. Aradan
kaç gün geçti bilmiyorum, Ulus gazetesinde Tıp
Fakültesi’ne kabul edilenlerin listesini gördüm;
baktım, benim ismim de listede. Ondan sonra
gene bir gazetede İlahiyat Fakültesi’nin açıldığı
ve öğrenci kaydına başlandığı haberini gördüm.
Bu haberi görünce benim düşüncem değişti; tek-
rar Ankara’ya geldim. Tabii ailemin bundan haberi
var; ben ne istersem ona peki diyorlar. Geldim, Tıp
Fakültesi’nden evrakımı geri aldım ve ilk seneler
İlahiyat Fakültesi sekreterliği yapan Şükrü (Tolun)
Bey’e evrakımı teslim edip kaydımı yaptırdım.

Özafşar: Kayıt yaptırırken, okulu bitirdikten sonra
ne olacağınız konusunda ne biliyordunuz?

Koçyiğit: O konuda hiçbir bilgim yoktu; ne olacağımı
bilmiyordum. Bana soruyorlardı, “Oraya kaydını yaptırdın.
Ne olacaksın?” diye; ben de: “Bilmiyorum.” diyordum.

Özafşar: Peki, İlahiyat Fakültesi tercihinizi neye
bağlıyorsunuz?

Koçyiğit: Din hakkındaki bilgimin aile içindeyken art-
masına ve bu sahaya ilgime. Bu sahaya olan merakım beni
buraya meylettirdi. Biz, Cumhuriyet dönemi yüksek din
eğitiminin ilk öğrencileri ve mezunlarıyız.

Özafşar: Hocam, Fakülte’nin ilk eğitim kadrosu, ilk
öğrencileri konusunda bizi biraz bilgilendirir misiniz?

Koçyiğit: İlk yıl sıkıntılı bir yıldı.
Yeni açılmış bir fakülte için başka bir şey de bek-
lenmez. Derslerin bir kısmını kendi fakültemizde,
diğer bir kısmını Dil-Tarih’de görüyorduk. Bizim
fakültemiz Hukuk Fakültesi’nin arkasındaki öğ-
renci yurdu binasındaydı. O yurt binasının bir ka-
tını bizim fakülteye tahsis etmişlerdi. O kata çıktı-
ğınız zaman, baş kısımda sanat tarihi bölümü var-
dı. Ondan sonra sekreterin odası, ondan sonraki
yerde de sınıf vardı. Şimdi tam olarak hatırlayamı-
yorum; fakat bir dekan odası ve hocalara ait birkaç
küçük oda vardı. Hemen hemen, Arapça, Farsça,
İngilizce, Fransızca, felsefe, mantık gibi dersle-
rin hiçbiri Fakülte’de okutulmuyordu. Bunlar için
daha ziyade Dil-Tarih’e gidiyorduk. Ben ilk yıl
Ziraat-Veteriner Fakültesi’nin öğrenci yurdunda
kaldım. İkinci sene Cebeci Hukuk Fakültesi’nin ar-
kasında bir yere geçtim; artık Fakülte’den mezun
oluncaya kadar o yurtta kaldım. Hocalarımız ara-
sında, Dâru’l-Fünûn İlahiyat Fakültesi’nde hocalık
yapmış olan Ömer Hilmi Buda; sonra, Yusuf Ziya
Yörükan vardı. Bir sınıf öğrenci idik; sayımız 40
civarında idi. (...)

Özafşar: Fakülte yıllarınızdaki hocalarınızdan
sizi en çok etkileyen kim oldu?

Koçyiğit: Benim asıl hocam, Tayyip Okiç’ti. Onu
Fakülte’ye hadis hocası olarak almışlardı; ancak,
tefsir dersine de giriyordu. Onun bizim üzerimiz-
deki tesiri diğer hocalardan çok farklıydı. Samimi
bir Müslüman ve iyi bir hoca idi. Hakikaten bize
iyiyi, güzeli, doğruyu tam manasıyla öğreten bir
hoca idi.

Özafşar: Tayyip Hoca için “İyi bir insan, iyi bir
Müslüman” dediniz. Bunun ötesinde, ilahiyat formasyonu
açısından hocanızın sizi etkileyen yönleri nelerdi?

Koçyiğit: O aslen Boşnak’tı. Babası ve zannediyorum
ailesinden müftülük yapanlar vardı. Tayyip Bey, ülke-
sinden ayrılmak zorunda kalınca Fransa’ya gitmiş;
oradan Tunus’a geçmiş. Sonradan İstanbul’a gelmiş ve
bilahare fakültemize hoca olarak almışlar. Bizim
dersimize de hadis hocası olarak geldi. Tayyip Bey’den
birkaç yıl okuduk, tam olarak bilemiyorum. (...) Daha
talebelik yıllarımda Tayyip Bey beni Fakülte’ye asistan
almayı düşünüyordu; ancak, beni endişelendiren bir husus
vardı: Benim Batı dilim Fransızca idi; fakülte öğrencisi
olunca, kafamda İngilizce öğrenme niyeti doğdu. Bu sebeple,
birinci sınıfta İngilizceye başladım. Dolayısıyla, her
iki yabancı dilim de gerekli seviyede değildi. Tayyip
Bey’e bu durumu söyledim; bunun üzerine, bana İngilizce
makaleler getirmeye başladı. Ben onları lügat yardımıy-
la tercüme ederdim. Böylece İngilizceyi ilerletmeye
çalıştım. Bu arada Amerikan Kültür’e de gittim.

Artık onun faydası ne derece oldu, pek bilemiyo-
rum. 1953’te mezun olduk. O sene asistanlık sına-
vı açılmadı. Tayyip Bey bu hususta biraz da bana
bağlı kaldı. Ben Uşak’a gitmiş; nasıl yapacağımı-
zı Tayyip Bey’le konuşmuştuk. Kendimi yetiştir-
meye devam edecektim; yetişince de, tamam diye
Tayyip Hocam’a haber verecektim. Kasım ya da
Aralık aylarından birisi idi; artık imtihana girebili-
rim dedim. Hadisten kadro ilan edildi. Ankara’ya
imtihan için geldim; baktım, Tayyip Bey, imtiha-
na girmek isteyenlere, “Hiç kimse hadise müracaat
etmesin; benim tek adayım var.” demiş. Herhâlde
bu yüzden, imtihana benden başka müracaat eden
yoktu. İmtihana girdik ve kazandık; ondan sonra
burada vazife başlamış oldu. (...)

Özafşar: Hocam, sizin doktora teziniz, ha-
dislerin toplanması ve yazı ile tespitine dair.
Belki de hadis sahasında Türkiye’deki ilk aka-
demik çalışma. Bu konuyu da Tayyip Bey’le
istişare ederek mi belirlediniz?

Koçyiğit: Bu konu üzerinde Fuat (Sezgin) Bey’in
de büyük katkısı oldu. O zaman o da Ankara
İlahiyat’taydı. Daha başka konular da önermişti
Fuat Bey. Sadece Fuat Bey’den değil; başkaların-
dan da konu önerileri almıştık.

Özafşar: Hocam, Türkiye’de hadis kürsüsünü her
ne kadar Tayyip Hoca kurmuş olsa da, çalışmalarınıza
baktığımız zaman, hadis alanının temel konularını ilk
ele alan sizsiniz. Hatta akademik çalışmalara bakıldı-
ğında da, bunların çoğunun sizin nezaretinizde yapıldığı
görülüyor. Bu sizde nasıl bir duygu uyandırıyor?

Koçyiğit: O dönemde hadisle akademik anlamda meşgul
olan benden başka kimse yoktu. Çünkü İlahiyat yeni
açılmıştı ve hadis alanında ilk asistan da bendim. Bu
sahalara nüfuz eden olmayınca da, ben yalnız kalıyordum.
Yayımladığım tüm kitapların temelinde de doktora tezim
vardır. Doktora tezimi hazırlarken fazla kaynak da bu-
lamıyordum. Sonradan Mısır’da, Suriye’de ve diğer İslam
ülkelerinde birçok kitap neşredildi. Ben bu teze baş-
ladığım zaman yeni yazılmış bir eser hemen hemen hiç
yoktu.

Özafşar: Yeri gelmişken sormak istiyorum, Arap dünyasına
ilk gidişiniz altmışlı yıllarda mı oldu?

Koçyiğit: Arap dünyasından ilk olarak Bağdat’a gittik.
Daha önce de Bağdat’a gitmiştik; ancak, altı-yedi ay
kalmıştık. (...) 1963’te Tunus’a gittik. O zaman Neşet
(Çağatay) Bey dekandı. Ben, İsmail Cerrahoğlu, Mehmet
Maksudoğlu, beraber gittik. Konuyla Neşet Bey ilgilenmişti;
Tunus elçisi de olur demiş. Ancak, işin garip tarafı,
büyükelçi bambaşka bir olurla müspet cevap vermiş.

Neşet Bey bize müjdeyi verdiği zaman: “Tamam, siz Tunus’a
gidiyorsunuz; oradan size burs verecekler.” dedi. Neşet
Bey burslu gideceğimizi anlamış; hâlbuki burslu değilmiş.
Büyükelçi buradan Türk hükûmetinin ya da Fakülte’nin bize
burs vereceğini düşündüğü için, oradan olumlu cevap almış.
Büyükelçi “Neyse, endişe etmeyin; yolunuzdan da geri
kalmayın ve gidin; ben, gerekeni buradan yapmaya çalışa-
cağım.” dedi. Biz elçinin bu sözüne itimat ederek yola
çıktık. Buradan İstanbul’a kadar gittik; Paris’e giden
trene bindik. Venedik’te inip orada bir iki gün kaldık;
ondan sonra Roma’ya geçtik. Tunus büyükelçisi, “Roma’ya
varınca, Türkiye büyükelçisine gidin, benden selam söyleyin,
size yardım eder.” demişti. Roma’da büyükelçiyi ziyaret
ettik. Bize yardımcı oldular. Uçağa bininceye kadar elçi-
likten bir memur bize refakat etti. Tunus’a indik. Biz iki
sene izinli olarak Tunus’a gitmiştik; fakat iki seneyi tam
olarak doldurmadık; orada 20 ay kadar kaldık.

Özafşar: Hocam, bir mukayese yapılacak olursa, Türkiye’deki
İslami ilimlerin ufku ile, özellikle hadis ilmi açısından,
Tunus’un ve Arap dünyasının ufku arasında nasıl bir fark
vardı.?

Koçyiğit: Elbette ki fark vardı. Her ne kadar uzun seneler
Fransız işgali altında kalmış olsa da, gene de bir Arap
ülkesi; hem artık yeniden Arapça’ya yönelmiş bir ülke
olarak İslami ilimler de az çok gelişmiş. Her ne kadar
Fransa ve başka ülkelerde doktora yapmış kimseler var
idiyse de, bunlar Zeytûniye Medresesi’nde hocalık yapı-
yorlardı. Yine gerek tefsir gerekse hadiste yetişmiş bazı
şahıslar vardı; belki bunlar Arap âleminde çok tanınmış
kimseler değillerdi; ancak, kendi alanlarında uzman
kişiler idiler. Onlarla tanıştık. Oraya vardığımızda
dekan bir toplantı yaptı ve bizi hocalarla tanıştırdı.
Ben Arapça konuşmaya çalışıyordum; pratiğim çok iyi
olmamasına rağmen, onlarla anlaşabiliyorduk. Bize hep
hoca hoca diye hitap ediyorlardı. Çünkü onlarda, doktora
yapmış bir kişi profesör gibi bir konuma sahipti; mesela,
Fransa’da doktora yapmış bir eleman orada hocalık yapıyordu.
Hocalarla temasımız oluyordu, onlarla görüşüyorduk.
Orada verimli günler geçirdik. O sıralarda 1964’teki Kıbrıs
harbi olmuştu. O zaman Türkiye’nin büyükelçisi Faruk Bey
bizi çağırdı. “Siz Tunus Radyo ve Televizyonu’nda devam-
lı konuşan ve Habîb Burgiba’nın yakın bir akrabası olan
–ismini şimdi hatırlayamıyorum– şahısla tanışıyorsunuz.
Sizden bir ricam var; o adama gidin, bu Kıbrıs hâdisesini,
Rumların orada yaptıklarını anlatın.” dedi. Yanlış bir
bilgilendirme vardı galiba; bunu Tunuslular da öğrensin
istemiş. Biz peki dedik elçiye. Bunun üzerine, randevu
aldık; o da buyurun dedi; evine davet etti. Evine gittiği-
mizde, adamın eşinin de Türk olduğunu öğrendik. Sonra
Kıbrıs hâdisesini de anlattık. O da radyoda bir konuşma
yaptı ve Tunuslulara bu durumu anlattı. Velhasıl, Tunus’ta
da enteresan hâdiseler olmadı değil. (...)

Özafşar: Tunus dışında, örneğin bir Avrupa ülkesinde
bulundunuz mu?

Koçyiğit: Daha sonra 1972 yılında bir yıllığına Fransa’ya
gitmiştim. Fakülte’de o zamanlar yabancı ülkelerde
tetkik-araştırma izni vardı. Paris’e gidiş sebebim
profesörlük idi. Profesörlükte lisan imtihanına Fransızcadan
girmeyi düşündüm. Paris’te Fransızların yabancılara Fransızca
ders okuttukları bir yer vardı; oraya kaydımı yaptırdım ve
devam ettim. Fransa’da daha çok Fransızcayla meşgul oldum.
Orada benim bir hatam oldu. Hanım öğretmen bana “Sen de ki-
liseye gidiyor musun?” demiş; ben de, “Ben Müslümanım, benim
kilisede ne işim var” diye cevap vermiştim. Bu cevap üzerine
beni o sınıftan aldılar ve hiç işe yaramayan bir sınıfa verdiler.
Bunun üzerine, baktım olmayacak, o okulla ilişiğimi kestim.

Erul: Ahmed b. Hanbel’in ‘İlel’ini tahkikiniz Tunus sonrası
mı ortaya çıktı.

Koçyiğit: Ahmed b. Hanbelin ‘İlel’ini burada yaptık; ancak,
hangi senede olduğunu hatırlayamadım. Buradaki kütüphanede
yazmasını gördüm ve neşretmeye karar verdim.

Erul: Hadîs-i Şerîf Külliyâtı nasıl ortaya çıktı Hocam?

Koçyiğit: Dil-Tarih’te Adnan Bey adında bir hoca vardı;
bir gün yanıma: “Tercüman gazetesi böyle bir külliyat istiyor,
böyle bir çalışmaya girer misiniz?” dedi. Ben de “Tercüman
gazetesi benim yabancım değil; oraya yazılar yazıyorum.”
dedim – zira Ramazanlarda da Tercüman gazetesi benimle temasa
geçiyordu. Dil-Tarih’ten gelen hocanın Arapçayla hiç alâkası
yoktu. “Bunu nasıl yapacağız?” dedim. O da “Siz yazarsınız,
ben daktilo ederim.” dedi. “Bu nasıl olur?” dedim; “Ben
yazacağım, siz tekniğe bakacaksınız ve çalışma iki isimle
çıkacak”. Bunun üzerine, o arkadaş bundan vazgeçti ve gazete,
çalışmayı bana verdi. İşte bu vesileyle bu kitabı hazırladım. (...)

Özafşar: Sahabe ansiklopedisi gibi bir çalışma niyetiniz vardı?

Koçyiğit: Evet, ona da başlamıştım. Sahabileri teker teker
yazıyordum. Tercüman gazetesi de vermişti okurlarına.

Özafşar: Hocam, bildiğimiz kadarıyla sempozyumlara ve
benzeri ilmî toplantılara da pek katılmadınız. Bunun sebebi
neydi? Protest bir tavır mı vardı yoksa mizacınızdan mı
kaynaklanıyordu?

Koçyiğit: O biraz yetişme tarzı. Bizim yetişme tarzımız bugünkü
tarza göre çok farklı. Mesela, ben bizim torunlardan bunu gayet
iyi görüp anlıyorum. Her türlü teknik imkânlar var ellerinde.
Bugünün çocukları böyle farklı yetişiyor. Ben kendi yetişme
tarzıma baktığımda, evde dedem, babaannem vardı. Onlar herhangi
bir mesele olduğu zaman, hoşa gitmeyecek bir şeyse, hemen azarı
basarlardı.

Özafşar: Bizlere ve ileride yetişecek hadisçilerimize geleceğe
dönük önerilerinizi alabilir miyiz? Daha doğrusu, siz bugün
yeniden hadise başlıyor olsanız, neleri gündeminize alırdınız?

Koçyiğit: Ben, şu konularla ilgilenin diyemem; bu, kişinin
kendi tercihidir. Ben her şeyden önce şunu tavsiye etmek isterim:
Her şeyden önce ehli sünnet inancından sapmayın. Bazıları Hz.
Peygamber’in hadislerinin sanki çoğu yalanmış gibi bir hava
içerisinde hadisleri de sünnetleri de reddediyor; “Elimizde
Kur’an var, Kur’an bizim kaynağımızdır; bundan başka kaynak
yoktur.” diyor. Bence bu tür bir yola kesinlikle sapmayın. Hz.
Peygamber’in hadislerini, bizden çok daha iyi bildiğini
bildiğimiz kimseler tespit etmişler.

Özafşar: Hocam, bugün çeşitli teknik imkânlarla daha çok
bilgiye ulaşılabiliyor. Temel hadis kaynakları, hadis cüzleri,
şehir tarihleri, rical kaynakları vs. pek çoğu bizlere bir
tuş kadar yakın. Bazı konular yeniden gözden geçirilemez mi?

Koçyiğit: Evet, bugün bazı kaynaklar var; ancak, onlar
Buharî’den daha mı evla? Senelerce önce İslam âlemi Buharî’nin,
Muslim’in, Kütüb-i Sitte’nin en sahih kitaplar olduğunu kabul
etmiştir. Şimdi ben, hadisle ilgili olmayan birinin “Bu hadis
zayıftır” sözüne dayanarak mı o kitabın hadislerini terk
edeyim. Hadis konusunda çok daha titiz ve dikkatli olmak lazım.
Ben bundan taviz vermek istemiyorum. (...)

Dere: Hocam değerli vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz.

M. Emin Özafşar, Ali Dere, Bünyamin Erul



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97