Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 245. Sayı >> KÜLTÜR VE SANAT >> Evliya Çelebi (1611-1685)

Evliya Çelebi (1611-1685)

Evliya Çelebi IV. Murad’ın son zamanlarına kadar Enderun’da
bulunmuş, Bağdat seferi öncesinde sipahi zümresine katılana kadar
dört yıl sarayda kalmıştır.

Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde yer alan kendi ifa-
delerine göre, 10 Muharrem 1020 (25 Mart 1611)’de
İstanbul’da, Unkapanı’nda, aslen Kütahyalı olan
bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Evliya Çelebi Şeyhülislam Hâmid Efendi’nin med-
resesine devam etmeye başlamış, burada Ahfeş
Efendi’den yedi yıl ders okumuştur. Diğer yan-
dan Evliya Mehmet Efendi’den on bir sene ders
alarak hafızlık yapmış, babasından da hattatlık,
kuyumculuk gibi sanatla ilgili bilgiler öğrenmiştir.
Bu sayede kuyumcu esnafı arasında da sayılan bir
kimse olmuştur.

Kadir Gecesi’ni takip eden üç gece, Ayasofya
Camii’nde kalabalık bir cemaatle ihya edilirdi.
1635 yılı Ramazanının Kadir Gecesi Evliya Çelebi
için âdeta bir dönüm noktasıdır. O zamana kadar
üstadı Evliya Mehmet Efendi’den hıfzı tamamla-
yıp seb’a kıraatini bitiren ve aşere kıraatine baş-
layan Evliya Çelebi, babasının zorlamasıyla cami-
nin müezzin mahfilinde hatim okumaya başlar.

Musikiye vâkıf, güzel sesli tanınmış bir genç ola-
rak burada IV. Murad’ın dikkatini çekmiş, Silahtar
Melek Ahmet Paşa’nın vasıtasıyla Sultan’ın huzu-
runa çıkarılmış ve Sultan’ın emri gereğince birkaç
gün sonra saraya alınmıştır. Bundan sonra tahsi-
line Enderun’da devam etmiştir. Burada Mehmet
Efendi’den yazı, Derviş Ömer Gülşenî’den musi-
ki, Kiçi Mehmet Efendi’den nahiv ve kafiye ders-
leri almış, haftada belli günler saraya gelen Evliya
Mehmet Efendi’den de tecvit okumuştur. Artık,
kendi tabiriyle ‘yed-i tûlâ sahibi’ olmuş, yani her
bilgi ve sanat dalında uzmanlaşmıştır. Güzel sesli,
hoş sohbet, nükteci ve hazır cevap birisi olduğun-
dan sarayda çok sevilmiş, padişahın da özel te-
veccühünü kazanmıştır:

“Hünkârımız hakîr ile ol kadar hüsn-i ülfet et-
miş idi kim, sehel müte’ellim olsalar cümle
musâhibân ‘Bre meded Evliyâ’yı getirin!’ deyüb
bir gûne evzâ u etvâr ile huzurına varup, hakîri
gördükde biemrillâh: ‘İşte def‘-i gam geldi’ deyü
tebessüm ederdi.”

Evliya Çelebi IV. Murad’ın son zamanlarına kadar
Enderun’da bulunmuş, Bağdat seferi öncesinde
sipahi zümresine katılana kadar dört yıl sarayda
kalmıştır.

Anlaşıldığına göre, çok sevdiği ailesinden ayrıl-
maya ve seyahatine âdeta bir icazetname olarak
addedilebilecek, hicri 1040 senesinin Muharrem
ayında Aşure gününün gecesinde (20 Ağustos
1630) gördüğü meşhur rüyasından önce de bir
seyyah dikkatiyle dolaşmış, kendisini bunun
için hazırlamıştır. Ancak o, içinde bitip tüken-
mek bilmeyen seyahat ve macera arzusunu 1630
Muharreminde, Aşure gününün gecesinde gör-
düğü o rüyaya bağlar. Yemiş iskelesi civarındaki
Ahi Çelebi Camii’nde toplanmış olan büyük ce-
maatin içinde pek çok ulu zat ve ashab-ı kiram-
dan kimseler bulunmaktadır:

“Bir leyle-i mübarekde künc-i mihnet-hânemde
hâb-âlûd iken bizzat Hazret-i Risâlet-penâhı rüya-
yı sâlihimde görüp, dest-i şerîflerin bûs edüp
“Şefâ‘at yâ Rasûlallâh!” diyecek mahalde “Seyâhat
yâ Rasûlallâh!” dimişiz.”

Hazret-i Peygamber’in şefaat ve seyahat müjde-
siyle duası ve arzusu kabul olur, aynı zamanda
sahabenin önde gelenlerinden Sa’d ibni Vakkas
da göreceği şeyleri yazmasını tembihler. Çok
canlı ve akıcı bir tarzda anlattığı bu rüyayı Kasım
Paşa Mevlevî şeyhi Abdullah Dede’ye tabir ettirir
ve onun: “İbtida bizim İslâmbolcağızımızı tahrîr
eyle” tavsiyesine uyarak yazmaya başlar:

İstanbul’u semt semt gezip dolaşan ve çeşit-
li meclislere, meyhanelere, kahvehanelere gi-
rip çıkarak bir taraftan seyahat zevkini tadan,
bir taraftan da buralar hakkında bilgi toplayan
Evliya Çelebi’nin İstanbul dışına ilk seyahati, bir-
takım dost ve arkadaş grubuyla ve babasından
izinsiz olarak yaptığı bir aylık Bursa seyahatidir
(1050/1640). Döndükten sonra babası birçok na-
sihatlerde bulunmuş ve ona bir seyahatname yaz-
masını tavsiye etmiştir. Böylece babasının iznini
de alan Evliya Çelebi’nin gönlündeki seyahat ar-
zusunu tatbik edecek her türlü ortamı kendisine
hazırlamış olduğunu görüyoruz. Tahsilini tamam-
layıp sipahi zümresine katıldıktan sonra, tanıdı-
ğı devlet ricalinin himayesiyle başlayan uzun se-
yahatler, arada birkaç senelik ikametlerle birlikte
hayatının sonuna kadar sürmüştür.

Bütünüyle Osmanlı coğrafyasını çeşitli vesilelerle
dolaşıp kaydettikten sonra, etraflıca anlattığı hac
farizasını yerine getirmek üzere son yolculuğuna
çıktı. Mekke’de kafileden ayrılıp Mısır hacılarıyla
birlikte Süveyş yoluyla Mısır’a gitti.

Evliya Çelebi’nin ölüm yeri ve tarihi, nerede met-
fun bulunduğu konusunda elde kesin bir de-
lil bulunmamaktadır. Seyahatleriyle anlattığı kişi
ve olayların bilinen tarihlerinden hareketle onun
1095 (1685) yılında hayatta olduğu tahmin edil-
mektedir. Ayrıca Evliya Çelebi’nin İstanbul’a dön-
dükten sonra öldüğü, kabrinin de aile mezarlı-
ğında (Meyyitzade mezarlığı) bulunduğu konu-
sunda iddialar varsa da bu, kesin delile dayan-
mamaktadır.

Çocukluğundan beri her türlü sohbet meclisle-
rinde bulunup birçok insanla tanışan, her gördü-
ğünü sorup öğrenme mizacına sahip olan Evliya
Çelebi, kitaplardan edindiği bilgilerini birçok ba-
kımlardan yaşadığı hayat tecrübesiyle birleştir-
miş, on ciltlik büyük eserini baştan sona kuru bil-
gi yığını görüntüsünden kurtararak bir devrin her
bakımdan özelliklerini yansıtan muhteşem bir
kültür hazinesi hâline getirmiştir.

Evliya Çelebi’nin etrafındaki varlıkları değerlen-
dirirken ortaya koyduğu görüşler, ince zevk sahi-
bi bir uzmanın yapacağı güzel ve çirkin ayrımının
hassaslığını yansıtırlar. Dikkat edildiğinde beğen-
diği nesneleri nitelerken sıkça söylediği “nazîrin
görmedim” cümlesinin rastgele olmadığı hemen
anlaşılacaktır.

Gezip dolaştığı yerlerin ve kaynaklardan aktardı-
ğı tahmin edilen Avrupa ve Afrika memleketle-
rinin tarihinden coğrafyasına, insanlarından bit-
kilerine, hayvanlarına, yiyeceklerine, giyecek-
lerine, örf ve âdetlerine, menkıbelerine, zaman
zaman bizzat yöre halkının dilinden naklettiği
mahallî bilgilere kadar hemen her şeyi sade ve
başarılı bir üslûpla telif ettiği eseri Seyahatname
başlı başına bir kültür hazinesidir.

Evliya Çelebi gezip gördüğü yerleri belli bir sis-
tem içinde anlatır. Bazen menkıbevî bir özel-
lik kazanan tarih bilgileri, coğrafi özellikler, ev-
ler, hanlar, hamamlar, o yörede yetişmiş şair-
ler, hocalar, ilim erbabı, önemli kimseler, sebze-
ler, meyveler, müşahede ettiği olaylar, latifeler...

Eser boyunca mümkün olduğu yerlerde kulla-
nılmış gözüken bu şablonun, yer yer tekrara dü-
şülmesine ve karışıklıklara sebep olduğu söyle-
nebilir. Gezip gördüğü yerin tarihini, insanları-
nı, yetiştirdiği ürünleri, sosyal ve etnik yapısını,
âdetlerini verirken, gördüğü veya dinlediği ola-
ğanüstü olayları ya bizzat gördüğünü söyleyerek
veya anlatanların ağzından “...dirler ammâ gör-
medim, acâyib rivâyetdir”, “...manzûrumuz de-
ğildir” gibi ifadelerle aktarmaktadır. Bunları dik-
kate almadan, başkalarından naklettiği inanılma-
sı güç olaylar veya mübalağalı anlatımlar bazıla-
rınca Evliya Çelebi’nin kendi sözleriymiş gibi an-
laşılmış, bu durum eserin ve müellifin güvenilir-
liğini azaltan önemli etkenlerden birisi olmuş-
tur. Evliya Çelebi’nin ilk akla gelen ve herkesçe
bilinen, Erzurum’un soğuğunu ifade etmek için
anlatılan “damdan dama atlarken donan kedi”
hikâyesini bu hususa açıklık getirecek özellikte
bulduğumuz için nakletmek istiyoruz:

“...böyle şitâsı şedîd olur. Hattâ efvâh-ı nâsda
darbımeseldir kim bir dervîşe ‘Kandan gelirsin?’
dirler, ‘Berf rahmetinden gelirim’ dir. ‘Ol ne
diyârdır?’ dirler, ‘Sovukdan ere zulûm olan
Erzurumdır’ dir. ‘Anda yaz geldiğine rast geldin
mi?’ dirler, dervîş eydür: ‘Vallâhi on bir ay
yiğirmi tokuz gün sâkin oldum, cümle halkı yaz
gelir dirler ammâ görmedim’ dir. Hattâ bir kerre
bir kedi bir damdan bir dama per-tâb iderken
mu‘allakda donup kalır. Sekiz aydan nevrûz-ı
harzemşâhî geldikde mezkûr kedinin donu çözü-
lüp ‘mırnav’ diyüp yire düşer. Meşhûr latîfe-i
darbımeseldir. Ammâ hakîkatü’l-hâl bir adamın eli
yaş iken bir demir pâresine yapışsa derhâl mün-
cemid olup elinden demir ve demirden eli kop-
mak ihtimâli yokdur. Ahenden elin bin âh-ı serd
ile halâs iderse eli ayasının sehel derisi âh ile
âhende kalır. Bu şiddet-i şitâyı diyâr-ı Azakda
ve deşt-i Kıpçakda erba‘în ve zemherîr geçirdik,
böyle keskin kış görmedik.”

Görüldüğü gibi olay Evliya Çelebi’nin şahit oldu-
ğu bir hadise değil, Erzurum soğuğunun şiddetini
anlatmak üzere yörede ‘darbımesel’ olarak anla-
tılan bir söylentinin nakledilmesinden ibarettir.
Böyle özellikte olağanüstülüklerin birçoğu ben-
zer şekilde Evliya Çelebi’nin hanesine yazılmış,
onun mübalağalı anlatımına örnek kabul edilmiş
gözükmektedir.

Eserin ilk dikkat çeken yönü muhtevası oldu-
ğundan başlangıçta Seyahatname’nin tarih ça-
lışmalarına kaynaklık etmiş olduğu ya da Evliya
Çelebi’nin verdiği tarihî bilgilerin doğruluğunun
değerlendirildiği, dil, edebiyat, efsane vb. yönler-
den değerlendirilmesinin ise daha sonraları ya-
pıldığı görülür. Olayların nakledilmesinde kul-
landığı kısmen mübalağalı anlatıma ek olarak bir
de zaman zaman yöre sakinlerinin ağzından ak-
tardığı ilgi çekici (bazen imkânsız gibi görülen)
olaylar, kerametler, sihirbazlıklar, büyüler, efsa-
neler, yer yer şahıs ve yer adlarının açıklamasını
yapmak için sık sık baş vurduğu halk etimolojile-
ri, okuyucuların nazarında verilen bilgilerin gü-
venilirliğini zedelemiş, o yüzden eser başlangıç-
ta bazı bilim adamlarınca güvenilir bir kaynak olarak
dikkate alınmamıştır. Bununla birlikte, başlangıçta
genel anlamda seyyahımızı tanıtan ve eserine dikkat
çeken yayınlardan sonra yapılan çalışmalar göstermiştir
ki etnik gruplarıyla, toplum âdetleriyle, yaşayışıyla,
resmî tarih kayıtlarına girmeyen önemli ayrıntı
bilgileriyle Seyahatname özellikle 17. yüzyıl Osmanlı
coğrafyasının sosyal ve kültürel hayatını bir şahit
gözüyle bize aktaran en önemli kaynak özelliği
taşımaktadır.

Değişik boyutlarda çok sayıda yayın yapılmış olmasına
rağmen, on eserin henüz bilimsel bir neşri yapılmış
değildir. Son yıllarda, Seyahatname, Yücel Dağlı,
Seyit Ali Kahraman ve Robert Dankoff tarafından
orijinal nüshaya dayalı olarak neşredilmiştir. Bu
yayın Seyit Ali Kahraman tarafından sadeleştirilerek
ilk 8 cildi ayrıca yayımlanmış durumdadır. Bu nüsha-
yı esas alarak Musa Duman, Yusuf Çetindağ gibi isimler
de Seyahatnameden seçmeler hazırlayıp yayımlamışlardır.

Eserin dili ve üslubu Evliya Çelebi’nin kendi dili,
konuşturduğu kimselerin konuşma örnekleri,
kendine mal ederek yaptığı alıntılar ve manzum
parçalar olmak üzere kısmen çeşitlilik gösterir.
Evliya Çelebi’nin dilinden çok, anlattığı olaylar ve
bu olayları anlatış tarzı, yani üslûbu sadedir. Bu
üslup, asrının kültür çevresinde görülen tantana-
lı anlatımdan uzak, zevkli ve akıcı, okuyucuyu
olayların ve nesnelerin dünyasına çeken canlı bir
üsluptur. Evliya Çelebi bunu sık sık “lehçe-i mah-
susamız üzre...” tanımlamasıyla bizlerin dikkatine
sunmaktadır.

Seyahatname XVII. yüzyıl genel Türkçesi için ol-
duğu kadar bu devir Anadolu ağızları için de
önemli bir kaynak özelliği taşımaktadır. Hatta
sadece Anadolu ağızları değil, başka bölgeler-
deki (Tatar, Kazak vb.) Türk boylarının dillerin-
den de örnekler vermektedir. Sistemli bir şekilde
bize ağız malzemesi veren ilk kaynak herhâlde
Seyahatname olmalıdır. Evliya Çelebi’nin eseri,
17. Yüzyılda bütünüyle Osmanlı coğrafyasını da
aşan bir genişlikte, pek çok milletin kültürel biri-
kimini aksettiren bir dünya kültür hazinesi özel-
liği taşımaktadır.

Prof. Dr. Musa Duman - İstanbul Üniv. Edebiyat Fak.



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97