Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 246. Sayı >> GÜNDEM >> Sevgiyi kökleştiren haslet: Vefa

Sevgiyi kökleştiren haslet: Vefa

Vefa olmadan sevgi, sevme gerçekleşmeden vefa olamaz.
Sevgi, kalbin kapılarını yumuşatarak merhamete, şefkate
teklifsiz açan bir iksirdir.

Sözlüklerde vefa kelimesi özetle “görülen
iyilikleri unutmamak’’ şeklinde tanımlanır.
Görülen iyilikleri unutmamak, erdemli ve
saygıdeğer bir davranış, insanı değerli kılan özel
bir haslettir. Bir düşünelim, birinden bir iyilik
gördüğümüz anda neler hissediyoruz? Ona na-
sıl sevgi ve yakınlık duyguları besliyoruz. Çünkü
o an bir işimiz görülmüş, yorgunsak dinlenmiş,
çözmek istediğimiz bir işimiz zihnimizi meşgul
ediyorsa halledilmiş, huzur ve sükûnet psikolo-
jisi içine girmişizdir. Ama hayat hiç şüphesiz de-
vam etmekte, zamanla yeni yeni insan ilişkileri,
yeni yeni sorunlar yumağı ile karşılaşabilmekte-
yiz. Eğer sağlam bir karakter eğitimi almışsak, in-
sani, İslami ve ahlak değerlerimizi içselleştirebil-
mişsek, gördüğümüz iyilikleri hiçbir zaman unut-
mayız. İşte bu anlamda unutmamak, vefa gös-
termektir. Bunun içindir ki atalarımız “bir fincan
kahvenin kırk yıl hatırı vardır’’ demişlerdir.

Günümüzde maalesef pek çok değer gibi vefa da
artık az rastlanır bir davranış olmaya başlamıştır.
Hele biriyle işiniz, menfaatiniz bitmişse, onunla
geçmişte ne tür iyi ilişkiler, paylaşımlar yaşamış
olursanız olun, arayıp sormak, hatırlayıp anmak,
iyilik ve hayrını dilemek boş bir meşguliyet gibi
algılanmaktadır. Her şeyin maddiyata ve o anki
kazancımıza göre anlam bulduğu bu yeni anlayı-
şımız, iş hayatında, mesleki kariyerimizde getiri-
si olmayan işlerimizi, zaman harcandığı için üreti-
mi ve dolayısıyla kâr payını düşüren bir davranış
olarak nitelemektedir. Ama gel gör ki, bazen vefa
gibi değer içeren davranışları göstermek için, bir
iç baskı ile karşı karşıya kalınabilir. İç kontrol
mekânizması olarak işlev gören vicdanlarımız,
kendimizi sorgulatabilmektedir. Zihnimizdeki
yer yer yakalandığımız vicdanımızı rahatsız eden
bu düşüncelerden kaçış ve telafi yönelimleri-
miz de mevcuttur. “Herkes sonuçta kendi hayatı-
nı yaşar’’, “aman herkesin işi kendi başından aş-
kın’’, “önce can, sonra canan’’ tarzı söylemlerimiz
aslında birer savunma mekânizmasından başka-
sı değildir. Gerçekte vefadan kaçışlarımız, sevgi-
den, sevginin kalıcılığı ve güçlülüğünden kaçış
ve onu örtmeye dönük çabalarımızdır diye düşü-
nüyorum. Çünkü vefa, sevgiden doğar ve sevgi-
yi besler. Nitekim vefa, deruni platformumuzda
kökleşen bir duyguya dönüşmedikçe, tüm sev-
gi yaşantılarımız sığ ve anlamsızdır. Temelde so-
run sevme, sevebilme, sevgiyi sürdürebilme yete-
neğimizin işlevsel olup olmamasıdır. Bu durum-
da vefa olmadan sevgi, sevme gerçekleşmeden
vefa olamaz. Sevgi, kalbin kapılarını yumuşata-
rak merhamete, şefkate teklifsiz açan bir iksirdir.

Sevgi yoğunlaştıkça, bencillik yerini paylaşmaya
ve başkalarına karşı verici olmaya bırakacak, korku,
kaygı ve güvensizlikler, dayanışma, fedakârlık ve
hoşnutluk duygularının güçlülüğünde eriyip gidecektir.
Bu yaşantılar sonucu insan var olmayı başarabilecek,
başarabildikçe özüne uygun ve üretici yaşayacaktır.
İşte vefa, bu yaşantının temel parametrelerinden
biri olarak oldukça önemlidir.

Bugünün tümüyle her ilişkiyi maddi çıkarlara endeksli
olarak şekillenmiş değer anlayışları gereği, önemli
olan çağın şartlarına acımasız da olsa ayak uydurmaktır.
Bu anlayış, salt duygusal ilişki ve algılara bir değer
biçememektedir. Çünkü kısa, orta ve uzun vadede bütçemiz
bu işten hiçbir kazanç sağlayamadığı gibi, zaman ve enerji
kaybı nedeniyle çalışma hayatında kayıplarımız olabilecektir.
Nihayetinde önemli olan zenginlik değil midir? Makam ve
mevkilerimiz artarsa zaten çok sayıda dost ve yakınlarımız
olacak, hatta biz istemeden onlar her işimizde koşturacak,
kaz gelen yerden tavuğu esirgemeyeceklerdir. Ama kendimizi
rahatlatmak için bu işe bir de dinî inancımız perspektifinden
kılıf bulmak gerekecektir. Bu kılıf zaten hazırdır, hatta
neredeyse İslam’ın temel bir ilkesi haline dönüşmüştür:

“Müslüman zengin olmalıdır!’’

Bunca çarpıtılmış anlayışlar, derinliği olmayan
ilişkiler sonucu geldiğimiz noktada vefalı olmak,
vefa aramak boş bir çaba, bir hayalin peşine takılıp
gitmek olarak görülmektedir. Evlatlardan, dostlardan
ve gayrisinden vefa beklemek hem anlamsız, hem de so-
nuçsuz kalması kaçınılmazdır.

Çünkü vefa, çağın değer anlayışlarına inat, vermeyi,
paylaşmayı ve fedakârlığı gerekli kılar. Vermeden,
paylaşmadan, fedakârlık yapmadan vefalı olabilmenin
bir yolu olamaz. Bu durumda vermeye, paylaşmaya
fedakârlığa değer atfetmeyen günümüz anlayışları
buna imkân vermez.

“Vallahi o söylüyorsa doğrudur’’ diyen, malını
mülkünü terk edip Hak elçisini hicretinde yalnız
bırakmayan, vefatında bile metanetini kaybetme-
den onun ilkeleri doğrultusunda karmaşaları ön-
leyerek peygamberin dostluğundan edindikleri-
ni hayata uygulayan, vefa kitabının başlarına adı
yazılması gereken Hz. Ebubekir’in bir vefa örneği
olarak hayatını ve yaptıklarını bilmeyen, hisset-
meyen gençlerimize, şiddeti öğrettiğimiz kadar,
sevmeyi, merhameti ve vefayı öğretemeyen yetiş-
kinler olarak kendimizi sorgulamamız gerekmi-
yor mu? Ya Hz. Peygamber’in vefa davranışları?

Onlar sayılmakla biter mi? Özellikle şu olayı bir
Müslüman için vefanın önemini göstermesi açı-
sından çağımızın idrakine sunmak gerekir: Ebu
Talib’in hanımı Fatma ölünce Allah Rasulü çok
üzülür ve “bugün annem öldü’’ der. Gömleğini
ona kefen yapar. Onun bunca kederli olması-
nın sebebini soranlara verdiği cevap vefa örne-
ği olarak manidardır: “Bu kadın kendi çocukları-
nı aç bırakır, önce benim karnımı doyururdu, on-
ları bir tarafa iter, önce benim saçımı tarardı. O,
benim annemdi.’’

Vefalı olmak, dini inancımızı içselleştirmiş olur-
sak, kendiliğinden ortaya çıkar. Bu nedenle din-
dar olmak vefalı olmaktır. Ayrıca sağlam bir ka-
rakter işidir. Bu yönüyle vefa duygusunu geliştir-
mek, karakter eğitimi demektir. Yani kişiliğimizin
ahlaki boyutu olan karakter yapımız sağlam ise,
bir sorumluluğun farkındayız demektir. Şu halde,
bunca önemli değer içeren ve karakter yapımızın
bir sonucu olarak davranışa dönüşen vefayı, yeni
kuşaklara aktarabileceğimiz eğitim ortamları ve
yöntemlerinden de söz etmek yerinde olacaktır.

Vefa duygusunun kazanılması pek çok değerin ilk
öğrenildiği yer olan ailede başlar, anne-babanın
tutum ve davranışları ile çocuklara sosyal öğrenme
yöntemiyle öğretilir. Rabbine vefalı ve şükreden,
anne-babasına vefalı, arkadaş ve dostlarına karşı
fedakâr, akrabalık ve komşuluğu vefa gerektiren bir
ilişki biçimi olarak gören, onları en azından önemli
ve zor günlerinde yalnız bırakmayan aile büyükleri
çocuklara vefa konusunda model olurlar.

Allah’a verdiği nimetler için şükredip,
kulluk etmeyi ihmal eden, anne-babasını
arayıp sormayan, bu konuda vakit bula-
madığını, evi ve işinin kendisini çok meş-
gul ettiğini vb. söyleyerek başta Rabbine
ve ebeveynine karşı vefalı olamayan
kimi anne-babalar, çocukları için ailede
iyi bir vefa eğitimi verememektedirler.

Üstelik ailedeki bu eksikliğin mevcut eği-
tim müfredatı dikkate alındığında okul-
larda telafi edilebilme imkânı da gözük-
memektedir. Diğer sosyal çevre, gittik-
çe daha da karmaşık bir hal aldığından,
bu tür değerlerin eğitiminde ailenin öne-
mi tartışılmaz derecede öne çıkmaktadır.

O halde anne-babalar, çocuklarının karakter
eğitimini de, en az akademik başarılara
endeksli eğitimleri kadar önemsemeli değil
midir? Hem böylece kendi davranışlarına
çekidüzen verebilme ve hayatlarını daha güzel
kılabilmenin yolunu da bulabilirler. Sosyal
çevrelerine daha duyarlı, iç zenginliklerini
ortaya koyma ve huzur elde etmede daha doğ-
ru bir yol izlemiş olurlar. Çünkü insan, iç
dünyası zengin ve sosyal eğilimleri güçlü bir
varlık olarak yaratılmıştır.

İnsan, sadece kişisel bir kimlik ve karaktere de-
ğil, aynı zamanda sosyal bir kimlik ve karakte-
re sahiptir. Hayatı boyunca yapıp edegeldiği her
şey, kendisi kadar çevresini de ilgilendirir. Her ne
kadar kendine özgü bir bilinci, akıl ve hayalgü-
cü olsa da, bütün bu özellikleri, içinde yaşanılan
dünya ile ilişkilerinde işlevsellik kazanır. Bu yalın
özelliklerin vefa, doğruluk, kadirşinaslık gibi ka-
rakter özellikleriyle bütünleşmesi, insan var olu-
şunun anlamını bulması noktasında çok önemli
süreçlerdir. Aksi durumda sadece ihtiyaç duydu-
ğunda ve sıkıntılı zamanlarında insanları arayıp,
diğer zamanlarda unutmak insana bir şey katma-
dığı gibi, onun değerli bir varlık oluşunu görme-
mizi engeller. Bu yönüyle baktığımızda vefalı ol-
mak, insanın kendi içsel niteliklerinin gelişimi ve
mutluluğunun yolu olduğundan, önce kendisi
için önemlidir. Aksi durumda ise, nankörlük de-
diğimiz olumsuz bir karakter özelliği yerleşerek
insanı basitleştirir. Nankörlükte yapılan iyilikleri,
hiç yaşanmamış gibi hemen unutmak vardır. Bunun
psikolojik sonuçları da insan için oldukça ağır-
dır. Nankör kişi, iyilik gördüğünde her şeyi kendinden
bilecek kadar cüretkâr, zorda kaldığında ise ümitsizliğe
düşen bir zavallıdır. Kur’an-ı Kerim’de sıkça sözü edilen
bu olumsuz karakter özelliği insanı psikolojik bir ölüme
sürükleyen ve kendisini var kılmasını engelleyen bir ciddi
zafiyet olarak ele alır.

(Bkz. Hayati Aydın, Kur’an’da İnsan Psikolojisi,
5. Baskı, İstanbul, 2003, s. 109-113.)

Diğer bir konu vefanın kimlere ve hangi neden-
lerle gösterilmesi gerektiğidir. Hiç şüphesiz vefa
gösterilecek en önemli varlık, varoluşumuzun,
nefes alıp verişimizin, sevgi duygusunu hissedi-
şimizin yegâne kaynağı olan Yüce Yaradandır.
O’na vefa gösterdikçe var olmayı daha fazla id-
rak ederken, var olduğumuzu anladıkça da O’na
daha fazla yakınlaşır ve eşrefi mahlûkât olma-
nın sırrını yalnızca O’na kullukta buluruz. Üstelik
bu vefa büyük bir sevgi ve mükâfatla karşıla-
nır: “Kim Allah ile ahdine vefa gösterirse, Allah
ona büyük bir mükâfat verecektir’’ (Fetih, 10.)
ayeti bunu açıkça göstermektedir.

Vefanın ikinci yönü ise, insanlar arası ilişkilerde
söz konusudur. Vefanın boyutları olan sadakat,
sözünde durma, emanete riayet etme, karşılık-
sız fedakârlıkta bulunma vb. davranışlar gerçek
dostluk ve kardeşliğin de emareleridir. Bu nok-
tada da vefa gösterilmeye en layık olanlar, önce-
likle anne-babalardır. Öyle ki vefatlarından sonra
bile, onları anıp dua etmek, varsa sözlerini yeri-
ni getirmek, dostlarını arayıp sormak vefalı evlat
olabilmek için önemli ölçütlerdir. Sağlıklarında
ise, zaten onlara hizmet edip hayır dualarını al-
mak vefa gereğidir.

Anne-babadan sonra akraba, eş-dost, komşu, öğ-
retmen, mesai arkadaşı, çocukluk arkadaşı, hac
arkadaşı, askerlik arkadaşı vb. sosyal kategori-
ler gelir. Bunlara da vefa göstererek arayıp sor-
mak, özellikle hastalık ve ölüm durumlarında
destek olmak, imkânlar elverirse bizzat gitmek,
bu mümkün olamazsa telefonla arayıp acısına
ortak olmak ve dua etmek asgari vefa gereğidir.
Dostlukların, arkadaşlıkların kalıcı ve güçlü ol-
ması, gerçek anlamda fedakârlığa dayalı bir kar-
deşlik ilişkisi olabilmesi için karşılıklı vefalı
olmak gerekir. İyi ve kötü gününde dost ve ahbapla-
rını yanında göremeyen insanlar üzülür ve dostluğa
dair inançlarını kaybederler. Bazen şartlar gereği
uzak yerlerde olunsa bile, gerçek dostlar birbirini
Allah rızası ve salt sevgi duygularıyla arayıp
sormalıdırlar. Zaten vefa da sevgi ve dostlukta
sebat ve devamlılığı sağlayan bir erdemli davranış
değil midir?

Birlikte yolculuk yaptığımız insanları, bir vesile
işimiz olan, işlerimizde yardımcı olan memurları,
sokağımızı temizleyen işçileri, her sabah selam-
laştığımız mahalle esnafını, dükkân işletiyorsak
müşterilerimizi ve daha nice insanları da vefada
unutmamalıyız. Bunu en çok kendimiz için yap-
malıyız. Çünkü vefa davranışları insanı olgunlaş-
tıran, kendini iyi hissetmesini sağlayan, insan ol-
manın anlamını kavratan ve fazilet hissi yaşatan
seçkin davranışlardır.

Vefanın tezahürlerine gelince, vefa; sevilenler,
dostlar anılınca yürek titremesidir. Tüm vefasız-
lıkların ötesinde, vefa gördüğün ve vefa göster-
diklerinin sana kattığı insani kazanımları anlamak
ve sevgiyi daha da büyütmektir. Düşünmek, duy-
gulanmak ve içindeki sese kulak vererek davra-
nışa geçmektir. Vefa ertelememektir. Önce ken-
din için, belki de en çok kendin için sorumlu-
luklarını ertelememektir. Vicdanının ve yüreği-
nin hesap sormasına fırsat bırakmadan, intikam
ve öfke duygularıyla sevdiklerine kırılmadan, ki-
bir ve azamete kapılmayıp değeri salt varlığında
olan sevdiklerini aramak, hatırlamak ve duyum-
samak için beklenmemelidir.

Sonuç olarak etrafımız ne kadar vefasızlık örnek-
leriyle dolu olursa olsun, bunlar bize örnek olma-
sın. Kalplerimiz huzurlu, sevgi ve dostluklarımız
kalıcı ve hayatımız anlamlı olsun diyorsak, vefa-
lı olmayı temel bir görev olarak bilip, unutmaya-
lım. Gerçek şudur ki, ömür sınırlı fakat Allah ba-
kidir. O’na ve O’nun gönderdiği dinin ilkeleri ge-
reği ailemize ve çevremize vefalı olmak, hem bu
dünyada, hem de ahirette mutlaka karşılığını bu-
lacaktır. Böyleyken, bu dünyada bazen hiç karşı-
lık görmesek dahi, Allah rızasını kazanmak için
herkese ve her şeye vefa göstermeye değmez mi?

Doç. Dr. Mustafa Doğan Karacoşkun - Kilis Üniv. Muallim Rıfat Fak.



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97