Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 246. Sayı >> GÜNDEM >> Yaşamak; vefasını yitirmiş bir ahd

Yaşamak; vefasını yitirmiş bir ahd

Bir eşyaya vefasızlık etmek duygusu, yaşadığımız yüzyıla çok tanıdık
gelmiyor. İnsanın eşyaya vefa göstermesini anlayabilecek bir ahlaki
inceliği, derinliği kaybedeli çok uzun zaman oldu.

Tavan arasında tozlanmış eşyaları sağa sola çekerken, arada bir eline geçirdiği eşyayı inceliyordu genç adam. Bir kenarda porselen tabaklar duruyordu. Hemen yanında birkaç mumluk, kumaşı iyice yıpranmış bir tek kişilik koltuk, yaldızları dökülmüş bir abajur.

Yaşlı kadın o kadar sessiz yaklaştı ki eşyalardan ayırt edemeyecekti genç adam. “Anneanne neden tutuyorsun bunca eşyayı?”Kadın sustu. Eline aldığı ağzı kırık vazoya, sevdiği adama bakar gibi baktı.“Kırık dökük şeyler var, birçoğu kullanılmaz ki bunların anneanne” “Vefasızlık mı edeyim?” dedi yaşlı kadın ve sustu. Bakmaya devam etti. Bir eşyaya vefasızlık etmek duygusu, yaşadığımız yüzyıla çok tanıdık gelmiyor. İnsanın eşyaya vefa göstermesini anlayabilecek bir ahlaki inceliği, derinliği kaybedeli çok uzun zaman oldu.

İnsanın yaşadığı çağda belirleyici olan, ekonomik, siyasi, sosyal, politik atmosfer, insan ahlakını dönüştürmeden varlığını sürdüremeyeceğini bilir. Ve sahip olduğu tüm araçlarla, yeni ahlak modelinin ve dolayısıyla “yeni hayat”ın kodlarını gündelik hayatın en ince ayrıntılarına nüfuz edebilmesi için gayret sarfeder. Cumhuriyet ilanından sonra bir proje olarak elitlerden başlayarak halka yayılan modernleşme süreci, dönem romanlarında insan hayatındaki dönüşümleri çok belirgin özellikleriyle anlatır. Yeni insan, yeni ahlak eskiyle bazen derin ve hüzünlü bazen de mizahi nitelikleri öne çıkan çatışmalar yaşarlar.Yeni hayat, yeni ahlaki ilkeler ölçeğinde kurulabilir. Burada yeni hayat derken hiç şüphesiz bütün bireysel ve toplumsal normların köklü değişimlerinden söz ediyorum.

Yeni hayatı kuran güç, mevcut ahlaki normları kendi iktidarını pekiştirecek, meşrulaştıracak ölçüde değiştirmek ve değiştiremiyorsa toptan ortadan kaldırmak zorundadır. Aksi halde cari olan her ahlaki değer gayrımeşru iktidar kurgusunun karşısına çıkacak ve insanlarda bu gücün ortadan kaldırma umudu ve çabasını diri tutacaktır. Modern dünyanın iktidar kurgusunu belirleyen büyük ölçüde ekonomik kazanımlar ölçeğidir. Bütün insanlar, büyük ekonomi güçlerinin kurguladığı yeni hayat projelerinin bireyleri olabilmek için gerekli oryantasyondan geçiriliyorlar. Bir model geliştirilirken, bu modelin kodları insanların metafizik derinliklerine kadar yerleştirilmezse kalıcı ve güçlü olması düşünülemez. Kapitalizm, basitçe geçiştirilemeyecek kadar spesifik ahlak öğretilerini geniş kesimlere yayma becerisi göstermiştir. Bunu fiziksel bir şiddet kullanma ihtiyacı duymadan, insanların oldukça heyecan ve neşeyle dahil olabilecekleri bir dil kullanarak yapma becerisi ayrıca tartışılabilir. Siyasi ya da ekonomik iktidarları asıl güçlendiren insanların gönüllülüğüdür. Bu gönüllü olma durumunu pekiştirebilmek için psikolojik – sosyolojik tüm verileri kullandığını söylemeye bile gerek yok. Kapitalizmin ürettiği modern ahlak, insanların dinle, gelenekle, günahla, ayıpla kurduğu ilişkiyi temelden değiştirmiştir. İnsanın daha çok tüketmesine, daha çok eğlenmesine, daha çabuk sıkılmasına, daha umursamaz olmasına, daha acımasız olmasına, daha şefkatsiz, daha vefasız olmasına engel ne varsa görünür alandan uzaklaştırmak olmazsa olmazdır. Bu duyguları hatırlatan tüm kavramların görünür olmaktan hızla uzaklaşmasını ya da anlam kaymasına maruz bırakılarak olumsuz çağrışımlara neden olmasını böyle düşünebiliriz. Şöyle örnekleyebilirim belki. Kanaat, yakın zamana kadar insanın sahip olabileceği en büyük zenginlik olarak telakki ediliyordu bu toplumda. Zira Mübarek Elçi bunu çok yalın bir dille yaşamış ve anlatmıştır. Bu kadar büyük bir zenginlik kaynağı olan kanaat modern tüketim ahlakında insanın düşkünlüğüne, zavallılığına, güçsüzlüğüne, kaçışına karşılık gelen bir anlam dünyasına itildi. Kanaatkar olduğunu söyleyen insanlara yarı acımalı gözlerle bakıyoruz artık. Kanaat etmek ancak son ihtimal olarak değer taşıyor. Yakınlarda televizyonlarda gösterilen bir reklam filminde kanaat edenle, hırs yapan arasındaki görsel fark bu kavramların hani değer düzey üzerinden tanımlandığını göstermek için çok iyi bir örnek.

Vefa da böyle kavramlardan. Kavramlardan derken, bir davranış ve duygu olarak insan hayatındaki karşılığından söz ediyorum. Dilde vefa kelimesinin çağrıştırdığı derin, müşfik, masalsı anlam dünyasını muhafaza edebilirsek, davranış olarak da muhafaza edebiliriz. İnsanın başka insanlarla, eşyayla, kainatla ve en önemlisi Allah’la kurduğu varoluşsal ilişkinin seyrini belirleyecek kadar önemli kelimeler, modern ahlak öğretilerinde, anlam kaybına uğratılıyor. Kanaat ve mesela vefa ve mesela merhamet gibi kelimeler insanın insanı sömürmesine mani kelimelerdir. Vefa kelimesini ve vefanın tüm davranış prototiplerini kaybettiğimizde neyi kaybetmiş oluyoruz?

En başta adaleti. Vefa, adaletin hemen yakın dairesinde yer alıyor. Yavaş yavaş ortadan kaybolduğunda, büyük kalabalıklarda, büyük gürültülerde ayak sesini duymadığımızdan gidişini bile fark edemediğimiz vefa, hayatımızda olmayınca ne kaybediyoruz? Basit sorular hayatımıza geniş kapılar açabilir. Hiç lafı dolandırmadan, cesaretle kendi kendimize soracağımız ve suçu toplum denilen muhayyel kitleye atmadan, doğrudan kendimize yöneltmemiz gereken bir sorudur bu. Ben vefalı bir insan mıyım? Bu kadar uzun girişler yaptığıma bakmayın siz. Basitçe bu soruyu sorun kendinize. Ne oldu da eşyaya vefa göstermek kadar ince bir ruh taşıyan bu toprakların insanları, zaman geçtikçe eşyaya, insana ve hiç şüphesiz Allah’a böylesi bir vefasızlıkla yaklaşıyorlar? Yazı ilerledikçe kendimle bir çatışmaya düştüğümü dürüstlükle söyleyeyim. Vefa eksikliğinden mütevellit kaybettiklerimi düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum. Çok değerli şeyler, hayatıma tekrarı sözkonusu bile olmayacak anlar katan dostlarım. Vefa borcu demiş bizden öncekiler. Ağızlarına sağlık. Vefa bir borçtur en nihayetinde. İnsanın insan olmaklığının borcudur. Kibirlenen insan varolan her şeyin kendinden ve kendi için olduğu vehmine kapılıyor. Ve fakat işte varolmak bir vefa borcu içine düşmektir diyelim biz. Varoluş özüne bağlılıktır vefa. Hiçbir gerekçeye sığınmaksızın mutlak anlamda söze sadık kalmaktır vefa. Ömrü vefa etmek, diyor bizden öncekiler. Ağızlarına sağlık. Ömrümüz vefa ettiği ölçüde kendi varolma sebebimize vefa göstereceğiz diyorlar bir şekilde. İç içe vefa halkalarında vefalıların en vefalısına dönüyoruz yüzümüzü. Sözü sözün mutlak sahibine yüzümüze dönerek bitirelim geleneğe uyarak;

“Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah’a biat etmektedirler. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih, 10.)

Ahde vefa deyip susalım biz de.

Tarık Tufan



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97