Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 246. Sayı >> KÜLTÜR VE SANAT >> Nasuriddin Hace Efendi’den bizim Nasreddin Hoca’ya seyahat

Nasuriddin Hace Efendi’den bizim Nasreddin Hoca’ya seyahat

Hoca’nın ne kadar büyük bir müşahede gücünün olduğunu, âdeta bir sosyolog
gözüyle toplumsal hadiseleri nasıl ince ince araştırıp pek doğru tespitler
yaptığını letaifinden anlamaktayız.

Yüzyıllar boyunca insanımızı gülümseten, gülüm-
setirken de düşündüren mizahımızın ana kaynak-
larından biridir Nasreddin Hoca. Fıkraları bütün
dünya tarafından bilinmektedir. Orta Doğu’dan
Rumeli’ye ve Orta Asya’ya kadar pek çok millet
Hace ile gülümseyerek düşünmüş ve serüvenle-
rine yenilerini eklemiştir. Bu, öyle bir hâldir ki
onun sözleri ve davranışları latife olarak dilden
dile sırlanarak geçmiştir ve neredeyse her mecliste
Hoca’dan bir mesel hikâye edilmiştir, edilecektir.

Hoca’nın hayat hikâyesi ile ilgili rivayetler muhte-
lif. Ona pek çok yer sahip çıkmış, Yunus Emre’de
olduğu gibi. Ama genel kanaat Sivrihisar’da do-
ğup Akşehir’de öldüğüdür. 13. yy.’da yaşamış.
(1208-1284) Araştırmacılara göre Babası Hortu
Köyü’nün imamı imiş.

Sivrihisar’daki medresede okumuş. Babası vefat
ettikten sonra onun yerine vazifeye başlamış.
Yine kimi kaynaklara göre kadılık ettiği, kimi kay-
naklara göre de kadılık etmek istediği, ancak gü-
nahtan korkarak vaz geçtiği, çok çeşitli işlerde ça-
lıştığı, ticaret ile iştigal ettiği yazılıdır.

1237 yılında Akşehir’de ikamet etmeye başlamış-
tır. Tasavvuf ehli ve evliya kabul edilen Seyyid
Mahmud Hayrani ile Seyyid Hacı İbrahim’in ders
ve sohbetlerini dinleyip onlardan feyz aldığı ve
İslam ile ilgili çalışmalar yaptığı yine kaynaklar-
dan anlaşılmaktadır. Kimi rivayete göre Hallac-ı
Mansur ile dostluk etmiş, aynı hocadan ders almış.

Bir rivayete göre de medresede ders vermiş, bu
sebeple “Hace Nasuriddin’’ olarak tanınmış, bu ad
halkın dilinde Nasreddin Hoca halini almıştır.

Bu kısa hayat hikâyesinden sonra tarihi seyri de
dikkate alarak Hoca hakkında yazılmış ve yayınlanmış
eserlerden bahsedelim:

Hoca ve fıkraları, serüvenleri hakkında pek çok
kitap yazılmıştır. Bunların büyük bir kısmı da
eskilere dayanmaktadır.

Ama Nasuriddin Hace hikâyesinin geçtiği ilk kitap
1480 tarihli Saltukname’dir ve Rumeli’nin Osmanlı’ya
geçmesinde efsanevi bir vazife yapan Sarı Saltuk’un
hayatını anlatmaktadır. Hüzünlü bir hayat hikâyesi
olan ve 36 yaşında yad ellerde memleket hasretiyle
fani dünyadan geçen Sultan Cem’in emri ile meydana
getirilen bu esere imza atan kişi de dönemin ünlüsü
Ebu’l-Hayr Rumi.

Ebu’l-Hayr Rumi Türk sözlü geleneğinden yola çıkıp
tam yedi sene iz sürüyor, böylece bu eseri meydana
getiriyor. Saltukname adı verilen bu güzel eserde
Nasuriddin Hace’ye de yer veriyor.

Hoca’nın latifeleri ile ilgili başka bir eser de
“Haza Terceme-i Nasreddin Efendi Rahme’’dir.
Londra’daki British Museum’da bulunmaktadır.

Bu eserde Nasreddin Hoca’nın çok tanınmış bir
kişi olduğu ve latifelerinin kitap haline getirildi-
ği kaydedilmiştir. Ayrıca, 1511 yılında kaleme al-
dığı eserinde Mehmet Gazâli (Deli Birader), 1527
yılında yazdığı “Pendnâme’’de Güvâhi, 1532 yı-
lında Lâmii Çelebi ve daha sonra Taşlıcalı Yahya
Bey, Hace Nasuriddin’den bahsedip kimi latifele-
rine kitaplarında yer vermişlerdir.

XVI. yy.’dan itibaren de Nasreddin Hoca latifele-
ri bağımsız eserler halinde yazılmaya başlanmış-
tır. Bu kitapların en eskisi olan “Hikâyet-i Kitab-ı
Nasreddin’’, 1571 tarihlidir. Bugün Türkiye’de
ve dünyanın çeşitli kütüphanelerinde toplam 68
Nasreddin Hoca yazması bulunmaktadır. Bu yaz-
ma kitaplardan 12’si bizdedir. Diğerleri yabancı
ülke kütüphanelerindedir.

Nasreddin Hoca fıkraları ilk kez 1837 yılında,
İstanbul’da “Letaif-i Hoca Nasreddin Efendi’’ adı
ile yayınlanmıştır. 1850 yılından 1924 yılına ka-
dar basılan Nasreddin Hoca konulu eserler daha
çok taşbaskısı tekniği ile basılmıştır. İlk resimli
Nasreddin Hoca kitapları da 1869 yılından itiba-
ren taş baskısı ile yayınlanmıştır. Günümüze ge-
len taşbaskısı Nasreddin Hoca kitaplarının sayısı
40’ın üzerindedir.

Yabancılar da Hocamızı çok benimsemişler doğ-
rusu ve hakkında pek çok eser yayınlamış, çe-
viriler yapmışlardır. Bunlardan birkaçını zikre-
dersek; “Pierre Mille´in Nasreddin et son epou-
se, Edmonde Savussey´in La Litterature Populaire
Turque adlı eserindeki Nasreddin Hoca bölü-
mü, Jean Paul Carnier´in Nasreddin Hoca et ses
Histoires Turques’’ adlı yayınları ve çevirileri sa-
yılabilir.

Ayrıca UNESCO, 1996 yılını “Dünya Nasreddin
Hoca Kahkaha Yılı’’ olarak kabul etmiştir. Bu
nedenle, Türkiye’de ve Türkiye dışında bir-
çok etkinlikle Nasreddin Hoca anılmıştır. Her
yıl Akşehir’de, 5-10 Temmuz tarihleri arasında,
“Uluslararası Nasreddin Hoca Şenlikleri’’ yapıl-
maktadır.

Yine her sene “Uluslararası Nasreddin Hoca
Karikatür Yarışması’’ yapılmaktadır. 2008 yılı
Nasreddin Hoca’nın 800. doğum yıldönümü ola-
rak kabul edilmiştir.

Bu kısa açıklamadan sonra gelelim Nasreddin
Hoca gerçeğine: Halkımız Hoca’yı o kadar sevi-
yor ve benimsiyor ki sıkıntıya düştüğü veya gü-
lerek düşünmek istediği her yerde ve zamanda
bir “Hace Nasuriddin latifesi’’ icat edip onu “bi-
zim Nasreddin Hoca’nın fıkrası’’na dönüştürüyor.
Öyle ki Hoca yüz yılları bulan serüvenlerle kar-
şımıza çıkıyor. 1208-1284 yılları arasında yaşadı-
ğı, yani 76 yıllık bir ömrü olduğu genel olarak ka-
bul gördüğü halde Osmanlı padişahı ünlü Sultan
Bayezid Han ile Ankara savaşına tutuşan Aksak
Timur ile görüştüğü, onu ince ince tenkit ettiği
dilden dile geçen latifelerle anlatılmaktadır. Bu
konudaki peştamal fıkrası çok meşhurdur.

Hoca’nın hayatı, yaşama biçimi, düşünceleri ne
kadar renkli ve sırlı ise ölümünden sonra kıyama
kadar kalacağı geçici mekânı olan kabristanı da
bir o kadar düşündürücü ve hikmetlidir. Eski me-
zarından bahsedilirken onun sadece tek duvarı
örülü olan altıgen bir türbe olduğu anlatılır. Çatısı
da yoktur. Lakin kapısında devasa bir kilit vardır.

Zamanın yaratılmasından bu yana kaç insan
ömür sürdü bu arzda ve kaç canlı türü yaşadı,
Allah bilir. Belki büyük çoğunluğu Nasreddin
Hoca’nın türbesi gibi olan ve topraktan yaratılan
beden evine ne çok kilit vurmak istediler. Ama
çok azı bildi ki aslında bu beden evinde ne du-
var vardı ölümü durduracak, ne de her türlü imti-
hana ve dolayısıyla derd ü mihnete karşı sırlı bir
kilit… Sadece hakikat vardı. Bu hakikati yaşayan
ol kişi kâmil insan gönlü ile hayata da, ölüme de
aynı selamı verip sır kapıları Allah’ın selamı ile
geçiverdi… Anlatılan o ki Hace Nasuriddin ile de-
vam eden arz yolculuğu Nasreddin Hoca ile sona
ererken bu yolculuğu yapan er kişi, yani “bizim
Hoca’’ sonsuz hayata dair hakikati keşfetmişti…

Zaten halkımız da Hoca’yı sıradan bir güldür-
meci görmeyip hikmet erbabı olarak kabul et-
miştir. Yukarıda konu ettiğimiz “Haza Terceme-i
Nasreddin Efendi Rahme’’ adlı eser de aynı tespiti
yapmakta ve eserin sonunda şöyle denmektedir:

“İşte Nasuriddin Efendi’nin kibar-ı evliyadan ol-
duğuna şek ve şüphe yoktur. Merhumun haberi
var, yok. Böyle yazmışlar. Her kim okuyup tama-
mında bu merhumun ruhu için bir Fatiha bağış-
larsa, Hak sübhane ve Teala ol kimesnenin ahir
ve akıbetini hayr eyleye…’’

Hoca’dan bahsedip onun letaifini anlatırken
çok dikkatli olmak gönül borcudur. Çünkü
nekregûdür Hace Nasuriddin, yani gülümseye-
rek hikmetleri düşündürmektedir hayatıyla, söz-
leriyle ve bıraktıklarıyla. Bu sebeple onu sıradan
bir güldürmeci seviyesine indirmemek gerekiyor.
Letaifinden bir misalle izah etmeye çalışalım:

Hoca Kadı… Cimri mi cimri bir aşçı şikâyete geli-
yor. Şikâyet ettiği de zavallı bir fakircik… Soruyor
Nasreddin Hoca:

“Bre âdem, şikayetün nedür?’’

Adam utanmadan anlatmaya başlar:

“Kadı efendi hazretleri. Bu çapulcudan davacı-
yım. Aşhanemde fasulye bişürür idim. Tencerenin
bir kenarından yemeğin buharı çıkar idi. Bu
âdem müsveddesi tencerenin başunda belürdü.
Ekmeğin çıkarub kopardığu lokmaların fasulye
buharına dutar dutar yir idi. Koca somunu bitür-
dü, karnın doyurdu. Lakin fasulyenin buğusunun
akçesin virmedi. Ben buğumun parasın isterün!’’

Hoca’nın adaletinden kimsenin şüphesi yok el-
bette. Fakire cimri aşçının şikâyetinin doğru olup
olmadığını sorar. Garip boynunu büker ve “doğ-
rudur’’ der.

Sakalını sıvazlayan Hoca fakire der ki:

“Tez akçe keseni vir!’’

Zavallı adam içinde birkaç bozuk para olan ke-
seyi Hoca’ya verir. Nasreddin Hoca aşçıyı yanı-
na çağırır, keseyi kulağına iyice yaklaştırır ve ke-
seyi sallamaya başlar. İçindeki bozuk paralar şın-
gırdayınca Hoca:

“İmdi alacağın aldın!’’ der.
Adam şaşkınlıkla itiraz eder:

“A Kadı Efendi, Kadı Efendi!... Hani ya benim
buğu akçem?’’

Nasreddin Hoca gülümser:

“Fazla uzatma bre âdemoğlu, der. Yemeğin bu-
ğusunu satan, karşılığında akçe sesin alacaktır el-
bette!’’

Hayatta her şeyden illa bir karşılık beklememek
gerektiğini de anlatan bu latifede çok ince ders-
ler ve Hoca’nın karakterinden de pek çok ipuç-
ları bulunmaktadır. Kurnazlık ve sıradan hesap-
lar peşinde koşmanın, en küçük bir şeyden bile
menfaat ummanın erdemli insan karakteriyle ve
ilkeleriyle asla uyuşmayacağını anlatan bu latife-
de Hoca insaf ve merhamet duygularını kaybe-
den insanların ne hale düştüklerini de pek güzel
bir şekilde ifade etmektedir.

Hoca’nın ne kadar büyük bir müşahede gücünün
olduğunu, âdeta bir sosyolog gözüyle toplum-
sal hadiseleri nasıl ince ince araştırıp pek doğru
tespitler yaptığını yine letaifinden anlamaktayız,
yine bir misal:

Hoca bir gün bostana gider. Gider ama aklı da
başından gider! Bir buzağı bütün ekeneği çiğne-
miş, bulduğunu koparıp yemiş, Hoca’nın bütün
emeklerini zayi etmiştir!...

Hoca eline bir sopa alır, buzağının anası olan
ineği kovalamaya başlar. Hayvan kaçar da ka-
çar, Hoca da peşindedir. Görenler hayret içinde
sorarlar:

“Allah uzun ömür versün bre Hoca Efendi! Bu ne
hal? Senin bostanı harap iden şu körpe buzağı.
Sen ne deyu anası ineğin peşinden koşup, emek
zayi idüp genduyi yorarsun?’’

Hoca kan ter içinde cevap verir:

“Bre âdemler! Bilür bilmez konuşman! Velet ne
bilür ise anasından, atasından bilür!’’

Elhak doğrudur! Çocuğun ilk mektebi ailesidir,
ne “bilür ise oradan bilür!’’ İlmi araştırmalara göre
çocuk ana karakterini 0-3 yaş arasında alıyor.
Sonra dışarı ile temasla, yani sokağı ile, okulu ile
yaşadığı sosyal çevre ile şekilleniyor!

Muhakkaktır ki Nasreddin Hoca deha seviyesin-
deki zekâsı ile çok saf gibi görünüp sokaktaki in-
sana çok hoş dersler vermiştir. Bu hikmetli ders-
ler halkın diline atasözleri ve deyimler halinde
yerleşmiştir. İşte misaller:

Bilenler, bilmeyenlere öğretsin.
Buyurun cenaze namazına.
Damdan düşen bilir, damdan düşenin halini.
Dostlar alış-verişte görsün.
El elin eşeğini türkü çağırarak arar.
Parayı veren düdüğü çalar.
Ye kürküm ye!
Yorgan gitti, kavga bitti.
Deyimlere de şöyle bir bakalım:
Bindiği dalı kesmek.
İpe un sermek.
Sermayeyi kediye yüklemek.
Tavşanın suyunun suyu.
Ya tutarsa…

Hülasa edelim: Hace Nasuriddin bilge bir in-
sandır ama hep halk içindedir, halk ile birlikte-
dir, halkın dertleri ile hemhâldir ve hep çare arar
ama bunu pek nekregû bir tavırla, edeple yapar.
Gerektiğinde pek de yüz vermediği saray ve erbabına
da akilane dersler verir. Kimi zaman hatunu ile kimi
zaman karakaçanı ile halka erdem imbiğinden
süzdüğü misalleri sıralar.

“Mert, güleryüzlü, gerçekçi, sabırlı, hafife alıcı
yanlarıyla Hocamız, yüksek mizahını temsil etmekte
olduğu Türk halkının kendisidir. O halkın ideal adamı
yani “Alp-eren’’ dediğimiz olgun insandır.’’

(Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Dergisi, N. Hoca
Özel Sayısı.)

Ayrıca Hoca çok içtendir ama aile mahremiyetine
karışanlara da pek ince bir nükte ile ders verir,
“baklava tepsisi’’ ile ilgili fıkrada olduğu gibi…

Ve… Hoca dinî vecibelerini yerine getiren, ahlak
kurallarından taviz vermeyen, yaşadığı her yerde
gördüğü yanlışlıkları tatlı dili ve güler yüzü ile
anlatan erdemli bir zattır, halkın hep başvurduğu
hoş bir kadıdır rivayete göre.

Halkımız, hatta Rumeli’den Orta Asya’ya kadar
uzanan bu coğrafyadaki ahali Nasuriddin Hace’yi
öylesine sevmiştir ki hakkında pek çok rivayet ve
menkıbeler söylemiştir. Bunun bir kısmı tama-
men hayali olmakla birlikte büyük bir kısmı da
Hoca’nın mizacına çok uygun düşmektedir.

Biz yine Hoca’nın letaifinden en ünlülerinden biri
ile satırlarımızı bitirelim ve ondan açık yüreklilik
ile ilgili bir ders daha alalım:

Efendim, Nasreddin Hoca misafire yemek yedir-
meyi çok seviyor, her akşam birkaç dostunu eve
davet ediyor… Yine bir gece birkaç dostu ile eve
geliyor...

Hatunu onu büyük bir şaşkınlıkla karşılıyor:

“Behey Nasuriddin Efendi! Neylersüz! Hane mut-
bağunda tek bir lokma dahi yoktur!’’

Hoca hemen mutfağa gidip kocaman bir tence-
re alıp misafirlerinin yanına gidiyor ve diyor ki:

“- Ah efendiler, kusurumu bağışlayasuz! Evde pi-
rinç, yağ ve dahi odun olsaydı, işte şu gördüğü-
nüz koca tencere ile sizlere çorba ikram idece-
ğidik!’’

Suzan Çataloluk



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97