Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 113. Sayı >> GÜNDEM >> MİLLÎ MÜCADELE, ATATÜRK, DİN ADAMLARI...

MİLLÎ MÜCADELE, ATATÜRK, DİN ADAMLARI...

Millî Mücadele Nedir?
Millî Mücadele ya da "Türk'ün Ateşle İmtihanı"
Millî Mücadele... Kurtuluş Savaşı (Harbi)... İstiklal Harbi... Yunan Harbi... Bütün bu kavramlar aynı olayı ifade için kullanılıyor. Son vatan parçası Anadolu'nun müstevlilerden kurtarıp temizlenmesi için geçtiğimiz asrın ilk çeyreğinde milletçe verdiğimiz müthiş mücadele... Halide Edib'in dillendirdiği üç kelimelik sınav: "Türk'ün ateşle imtihanı!"
Evet, "Yunan Harbi" de, "İstiklal Harbi" de, "Kurtuluş Savaşı" da diyebiliriz bu mücadeleye. Ancak biz bu yazımızda en manidar, en kapsamlı, olayı en iyi çağrıştıran "Millî Mücadele" terkibini kullanacağız. Çünkü bu mücadele, öteki kavramlar gibi sadece askeri bir harekati değil, onunla birlikte ve daha kapsamlı bir hadiseyi çağrıştırıyor: Topyekün yok edilmeye çalışılan bir milletin silkinip ayağa kalkışını, uyanışını, istiklal ve hürriyetine göz dikilmesine karşı koyuşunu ifade ediyor, Millî Mücadele...
Millî Mücadele, Türk tarihinin en önemli hadiselerinden biri. Anadolu insanına güvenilerek girişilmiş ve başarıyla sonuçlandırılmış, tarihe altın harflerle yazılmış bir destan. Türk milletinin topyekün seferber olduğu, mevcudiyetini, imanını, şeref ve istiklalini korumak için ayaklandığı, milletin her ferdinin üzerine düşeni yaptığı, el ve gönül birliği ettiği bir mücadele. Haklı davasını sonuna kadar savunduğu bir millet hareketi.
Mondros'tan Mudanya'ya
Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)'nden Mudanya Mütarekesi (11 Ekim 1922)'ne kadar geçen üç yıl, on bir ay, on beş gün devam eden sürecin adı Türk İstiklal Savaşı ya da Millî Mücadele..
Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti açısından Birinci Dünya Savaşını bitiren antlaşma. İşte bu tarihten başlayıp Türkiye Büyük Millet Meclisi ordularının istilacı Yunan ordusunu Türkiye topraklarından atarak 9 Eylül 1922'de İzmir'e girişinden sonra yapılan Mudanya Mütarekesinin imzalanmasına kadar geçen süreç. Bu sürecin fiili başlangıcı olarak Mustafa Kemal Paşa'nın Osmanlı ordusunun bir subayı olarak İstanbul'dan çıkıp Samsun'a ayak bastığı 19 mayıs 1919 tarihi de kabul edilir.
Bu süreçte neler var?
Millî Mücadele süreci içinde cephelerdeki çarpışmalar yanında, Atatürk'ün Samsun'a çıkışı, Erzurum ve Sivas kongreleri, Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı ve onunu etrafında yeni Türkiye devletinin oluşumu var. Bu süreçte İngiliz, Fransız, İtalyan ve özellikle Yunan'dan oluşan müstevli düşmanlara ve onların yerli işbirlikçilerinden Ermeni ve Rum azınlıklara karşı, önce mahallî direnişler ve Kuva-yı Millîye çerçevesinde yapılan çarpışmalar ve nihayet Millî Meclis'in oluşturduğu düzenli orduların verdiği savaşlar önemli bir yer tutar. Yunanlılara verilen savaş ise en önemli bölümünü oluşturur. Hatta Kurtuluş Savaşına "Yunan Savaşı" demek de mümkündür. Ayrıca iç ayaklanma ve isyanların önlenmesi, bastırılması, kongreler, uluslararası konferanslar bu mücadelenin birer parçasıdır. Bu süreç kesin askeri zaferle nihayet buldu. Sonuçta Türkiye Cumhuriyeti devleti bu mücadelenin eseridir.
Millî Mücadeleye Doğru
Millî Mücadele'den söz etmeden önce, satır başları halinde Birinci Dünya Savaşı ve sonuçlarına bir göz atmamız gerekir.
1914'ten 1918'e kadar dört yıl süren Birinci Dünya Savaşı, o zamana kadar hayal edilmesi bile güç büyüklükte askeri kuvvetleri karşı karşıya getirdi. Nerdeyse bütün dünya ülkeleri iki ayrı blok oluşturarak karşı karşıya geldi. Büyük insan kitleleri cephelerde yığıldı.
Savaşa iştirak eden ülkelerin, İttifak (Almanya, Avusturya-Macaristan, Türkiye, Bulgaristan) ve İtilaf (İngiltere, Rusya, Fransa...) devletlerinin 1915 yılı itibariyle nüfusları bir milyardan fazladır. Bu devletlerin savaş için silah altına aldığı asker sayısı 65.5 milyondur. Savaş sonrasında her iki taraftan verilen kayıplar 38.5 milyondur ve bunların 9.32 milyonu ölmüştür. Sivil halktan, başta açlık ve salgın hastalıklar olmak üzere çeşitli nedenlerle ölen insan sayısı 10 milyonun üzerindedir. Bu savaş dünyanın siyasi haritasını değiştirdi.
İşte bu korkunç herc ü merce, Türkiye de İttifak kuvvetleri arasında, Almanya, Avusturya-Macaristan'la birlikte dahil oldu.
Evet, o günkü şartlarda hiçbiri gerçekte dost olmayan iki tarafın (Nitekim, 1917'de Kudüs'ün Türklerin elinden çıkıp İngilizlerin eline geçmesine Türkiye'nin müttefiki olan Almanya ve Avusturya-Macaristan imparatorlukları da sevinmişler ve Hristiyanların bir zaferi olarak resmen kutlamışlardır) boğuşmasını serinkanlılıkla seyretme şansına sahip iken; Türkiye, menfaatlerine aykırı ve anlamsız bir şekilde bu savaşa girdi ve kendini bu ateşin içinde buldu. Dünya denizlerine hakim olan büyük devletlere savaş açma macerası yaşandı. Meşhur ifadesiyle, "Biz, Birinci Dünya Savaşına, o savaşın kaybolunduğunu gördükten sonra" girmişizdir.
Taraf olduğumuz İttifak Devletlerinin bu savaşı kaybetmeleri, sonuç itibariyle bizim de yenilgimiz anlamına geliyordu. Bu savaş, bizim açımızdan da akıl almaz insan ve mal kaybına sebep oldu.
30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarekesi, Osmanlı Devleti'nin savaşı kaybettiğinin tesciliydi. Bu antlaşmayla savaşı bırakan Osmanlı Devleti, 16 Mart 1920'de Müttefikler tarafından İstanbul'un işgal edilmesi ve Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nın zorla dağıtılması üzerine fiilen İngilizlerin nüfuzuna geçti.
Birinci Dünya Savaşından sonra Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasıyla İtilaf devletlerinden Fransa, İngiltere ve Yunanistan Anadolu'nun birçok şehrini aralarında paylaşarak işgal ettiler. 15 Mayıs 1919'da Yunanlılar İzmir'i işgal etti. Osmanlı Hükümeti, Yunanlıların, işgali müteakip Anadolu içlerine ilerlemesine ve yaptıkları talan ve fecaatlere silahla karşı koyamadı. İzmir'in işgali, Adana'da yaşanan facialar, Maraş ve Antep kıtalleri... Bütün bunları İstanbul'un işgali felaketi takip etti.
Birinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan bütün bu gelişmeler, Anadolu halkının yeniden bir mücadele başlatmasını zaruri kıldı.
Anadolu'nun Ayağa Kalkışı
Anadolu halkı... Asırlar boyunca doğduğu yerlerden, baba ocağından çok uzaklarda; Macaristan içlerinden Yemen çöllerine, Kafkas eteklerinden Basra kıyılarına verilen savaşlarda hayatını feda etmekten geri durmamış olan Anadolu halkı, Trablusgarp ve Balkan savaşları gibi ardı ardına gelen felaketlerden yorgun, bitkin ve yoksul düşmüş, Birinci Dünya Savaşı'nda yenilgiye uğramış, elinden silahları alınarak ordusu terhis edilmiş, ülkesinin birçok yerleri işgale uğramış bu millet, şimdi son vatan toprağı Anadolu'yu düşmanların işgalinden kurtarmak, hürriyet ve istiklalini muhafaza etmek için büyük devletlerle bir kez daha boğuşmak pahasına yeni bir mücadeleye başlıyor. Son yurdunda esarete düçar etmek isteyen düşmanının kirli emellerine, vahşi akınlarına engel olma kavgasını başlatıyor. Çünkü bu muzdarip Anadolu insanının, vatanın elden gitmesine, istiklalinin ortadan kaldırılmasına razı olması mümkün değildi. Asırlar boyu bağımsız yaşamış bir milletin fertleri, ordularının dağıtıldığını, silahlarının elinden alındığını gören halk, mukaddesatını kurtarıncaya, düşman bayraklarının ecdat ocaklarının üstünden çekilinceye kadar mücadele edecekti. Çünkü, din ve vatanlarına saldıran, öz vatanlarında kendilerini esir etmeye çalışan düşmanları bu topraklardan söküp atmak, "Vaktüluhum haysü sakıftümuhum ve ahricuhum min haysü ahracuküm.." (Bakara, 191) fehvasınca imanlarının gereğiydi.
Anadolu'da, Millî mücadele fikri, daha Birinci Dünya Savaşı'nın yenilgiyle sonuçlanacağının anlaşılmasıyla başlamıştı. M. Kemal Paşa'nın 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışı Millî Mücadele için yeni bir merhale oldu. "Milletin temayül, irade, istidat ve kudretini en iyi ve en büyük liyakatla sezen Atatürk'ün liderliği" ile Millî Mücadele Anadolu'da makes buldu. Anadolu ayağı kalktı.
Kuva-yı Millîye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri
"Kuva-yı Millîye", Türk İstiklal Savaşı'nda mücadele veren milis kuvvetlerdir. Düzenli ordu kuruluncaya kadar bu adla teşkilatlanan milisler, Millî uyanış hareketlerini başlatarak Anadolu'da yer yer işgal kuvvetlerini zayıflatma doğrultusunda küçümsenemeyecek hizmetlerde bulundular. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in işgalinden sonra bu oluşumlar hızla yayıldı. Mili Mücadele'nin insan gücü, silah ve araç gereç ihtiyacı böylece karşılanmaya çalışıldı. Nitekim M. Kemal Paşa ve arkadaşları Millî Mücadele'yi başlatırken Kuva-yı Millîye teşkilatlarını Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetlerini Anadolu'da hazır bulmuşlardı.
Kuva-yı Millîye; halkın, düşman saldırılarına boyun eğmiyeceğinin, ülkesini ve mukaddesatını sonuna kadar savunacağının, hürriyet ve bağımsızlığını koruyacağının bir haykırışıdır. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Türkiye ile birlikte savaşa giren diğer ülkeler, savaşın galibi olan ittifakın ağır şartlarına boyun eğerken Türk milleti, Kuva-yı Millîye hareketleriyle bu durumu kabul etmediğini ortaya koydu.
Türklerin istilacılara karşı Anadolu'yu işgallerden kurtarma hazırlıklarından biri de "Müdafaa-i Hukuk" cemiyetleri kurarak teşkilatlanma cihetine gitmeleridir. Bu cemiyetler Kuva-yı Millîye ile bağlantı halindeydiler. Bu cemiyetlerle, işgal edilme tehlikesi bulunan bölgelerde silahın yanında hukuki mücadele de verildi.
Kuva-yı Millîyenin oluşumunda, Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak cemiyetlerinin kuruluşunda ve bunlar aracılığıyla halkı direnişe çağırmada hocaların, din adamlarının, Millîyetçi aydınların ve hamiyet sahibi halkın büyük katkısı vardır.
Denizli Müftüsü Ahmet Hulusi Efendi'nin mücadelesini buna örnek gösterebiliriz. 15 Mayıs 1919'da İzmir Yunanlılar tarafından işgal edilince acı haber Denizli'ye de ulaştı. Ahmet Hulusi Efendi, durumu derhal Denizli halkına duyurdu. Halkı bayram yerine topladı. Halk kadını erkeği, yaşlısı genci ile meydanı doldurdu. Müftü Efendi, önde sancak, meydana gelerek halka hitaben şu tarihi konuşmayı yaptı:
"Muhterem Denizlililer! Bugün sabahın erken saatlerinde İzmir, Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Bu tecavüze karşı hareketsiz kalmak, din ve devlete ihanettir, vatana karşı irtikab edilecek cürümlerin Allah ve tarih önünde affı imkansız günahtır. Cihad, tam manasıyla teşekkül etmiş dini fariza olarak karşımızdadır.
"Hemşehrilerim! Karşımıza çıkarılan dünkü tebaamız Yunana biz mağlup olmadık. Onlar öteki düşmanlarımızın vasıtasıdır. Yunan'ın bir Türk beldesini ellerine geçirmelerinin ne manaya geldiğini, İzmir'de şu birkaç saat içinde irtikap edilen cinayetler gösteriyor. Silahımız olmayabilir; topsuz-tüfeksiz sapan taşları ile de düşmanın karşısına çıkacağız. İstiklal aşkı, vatan sevgisi, haysiyet şuurumuz ile, kalbimizdeki iman ile mücadelemizin sonunda zaferi kazanacağız. Bu uğurda canını verenler şehit, kalanlar gazidirler. Bu mutlak olarak cihad-ı mukaddestir (...). Korkmayınız... Me'yus olmayınız... Bu Liva-yı Hamd'in altında toplanınız ve mücadeleye hazırlanınız. Müftünüz olarak cihad-ı mukaddes fetvasını ilan ve tebliğ ediyorum." (Kurtuluşun ve Cumhuriyet'in manevî Mimarları, D.İ.B. Yayını, s. 45-46)
Evet, ülkenin kurtarılmasına bütün bir millet olarak karar verilmişti. Bu yolda M. Kemal Paşa'nın yaktığı meşale, Anadolu insanı için bir ümit ışığı oldu. Enver Paşa'nın dediği gibi, Anadolu insanı için M. Kemal Paşa'nın başarısı, Anadolu'nun başarısı olacaktı ve Türk insanı onun başarısı için çalıştı.
Samsun'a Çıkış, Kongreler ve Sonrası
Millî Mücadele yıllarının tarihi arka planı ve cephelerde verilen askeri çarpışmaların detayına inmek, bu yazının hacmini zorlar. Bu yazı ekinde mücadelenin bir kronoljisini takdim etmekle yetindik. Burada Millî Mücadele ve Kurtuluş Savaşı sürecine kısaca temas ettikten sonra, bu mücadeleden içinde bulunduğumuz yeni yüzyılda çıkarabileceğimiz mesajlar üzerinde kısaca duracağız.
"Ordu Müfettişi" sıfatıyla, Osmanlı hükümetince maiyetiyle birlikte Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak Millî uyanış hareketinin başına geçti ve kurtuluş mücadelesi başlatıldı. Kısa bir süre sonra Atatürk, resmi görevinden istifa edecektir.
M. Kemal Paşa, 25 Mayıs'ta Havza'ya, 12 Haziran'da da Amasya'ya geçti. 21 Haziran'da Amasya'da bir toplantı yaptı. Anadolu'nun yabancı saldırı ve işgallerden kurtarılması, Millî bağımsızlığın sağlanması için verilecek mücadelenin esaslarını belirlemek üzere 23 Temmuz'da Erzurum, 4 Eylül'de de Sivas Kongreleri yapıldı. (Bu kongrelerin taşıdığı manevî ruhu irdelemek için, Erzurum Kongresinin başlangıcında, M. Kemal Paşa'nın huzurunda yapılan dua metnine bu yazı ekinde yer veriyorum). Bu kongrelerle Millî bağımsızlık düşüncesi ve hedefi netleştirildi. Erzurum ve Sivas kongreleri kararları sonucu Batı Anadolu'da Yunanlılara, Güneyde Fransızlara karşı harekete geçmiş olan Millî kuvvetlerin desteklenmesi sağlandı.
M. Kemal Paşa, 27 Aralık 1919'da "Hey'et-i Temsiliye" ile Ankara'ya geldi. 23 Nisan 1920'de, İstanbul'dan kaçıp gelebilen milletvekillerinin ve yeni seçilenlerin iştirakiyle M. Kemal Paşa'nın başkanlığında Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi dini bir törenle açıldı ve Millî Mücadeleyi yönetecek yeni bir hükümet kuruldu.
Osmanlı Hükümeti'nin 10 Ağustos 1920'de imzaladığı Sevr Antlaşması'nı Büyük Millet Meclisi tanımadı. Yunanlılara karşı Orta Anadolu'nun batı kesiminde çarpışmalara başladı. İnönü, Eskişehir, Kütahya, Sakarya, Afyon muharebeleri yapıldı. Yunanlılar Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarında yenilgiye uğratıldı. Öte yandan Doğu Anadolu'yu almak isteyen Ermenilere karşı Kars ve Sarıkamış cephelerinde yapılan çarpışmalarda Türk güçleri Ermenileri mağlup etti (30 Ekim 1920). Kars ve Ardahan geri alındı.
Yunanlılara verilen savaşlarda en büyük güçlük techizat yetersizliğinde yaşandı. Yapılan çağrıya, köylere varıncaya kadar halk, ellerindeki bütün imkanlarıyla seferber oldu.
Büyük Millet Meclisi, 5 Ağustos 1921'de M. Kemal Paşa'yı Türk ordularının Başkumandanlığına getirme kararını aldı. Paşa, Millî Mücadele'yi zaferle sona erdirecek bir tarruz için geniş ölçüde hazırlıklar yaptırdı. Harekatını, Millî sınırlar içindeki Türk topraklarını yabancı işgallerden kurtaracak ve yeni Türk devletinin bağımsızlığını sağlayacak bir nitelikte planlıyordu.
Mevcut imkanlar, cephane ve ikmal araçları yetersizliğini göz önünde tutan düşman ve dünya kamuoyu, Türklerin herhangi bir karşı taarruza geçebileceğine inanmıyordu. Halbuki Türk milletinin kesin inancı, düşman ordularını Andolu'dan söküp atmak ve savaşı zaferle sonuçlandırmaktı. Nitekim Kurtuluş Savaşının son safhası olan Büyük Tarruz ve bunu takip eden Başkumandanlık Meydan Muharebesi ile Yunan kuvvetlerine karşı kesin bir zafer elde edildi.
9 Eylül 1922'de İzmir'in geri alınmasını müteakip, İtilaf Devletlerinin destekleriyle Anadolu içlerine kadar ilerlemiş olan Yunan orduları İzmir'den denize döküldü ve bütün Ege kıyıları Türklerin eline geçmiş oldu (15 Eylül 1922). 11 Ekim 1922'de İtilaf Devletleriyle yapılan Mudanya Mütarekesi ile, cephelerde verilen Millî Mücadele sona erdi.
Millî Mücadelenin Mimarları
Millî Mücadele, Anadolu halkına güvenilerek girişilmiş ve neticede zafere ulaşılmış bir mücadeledir. Bu gerçek, M. Kemal Paşa'nın giriştiği dava için en önemli avantajdır. Halkın bu hususta son derece fedakarlığı ve kendine sonsuz güveni yanında, Atatürk'ün yanında yer alan değerli kumandanlar, kahraman Mehmetçik ve nihayet bu mücadelenin maddi ve manevî cephesinde yer almış olan din adamları ayrı birer avantaj olmuştur. Konuyu biraz açmak istiyorum.
Mustafa Kemal Atatürk ve Silah Arkadaşları
Mustafa Kemal Paşa, zekası, ileri görüşlülüğü ve askeri dehası ile Millî Mücadele hareketinin tartışılmaz lideridir. Mücadelenin askeri planda öncülüğünü yaptığı gibi TBMM'nin açılması ve yeni bir hükümetin kurulmasında da öncülük yapmıştır. Atatürk'ün Millî Mücadele'deki müstesna rolünün detaylı izahı böyle makale hacimli yazılara sığmaz. Bilindiği gibi Atatürk, kendisi hakkında binlerce eser yazılmış ve her yönüyle tanıtılmış bir kişiliktir. Burada sadece bir cümle ile ifade edelim ki, Millî Mücadelenin kazanılmasında en büyük avantajlardan biri Atatürk'tür. Ayrıca Atatürk'ün yanında, kendisine destek veren, her biri iyi yetişmiş değerli komutanlar yer alıyordu. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay, Refet Bele, İsmet İnönü, Kazım Özalp, Kazım Dirik, Fahrettin Altay, Cafer Tayyar Eğilmez bunlardan sadece birkaçıdır.
Fedakar Anadolu Halkı
Kurtuluş Savaşı, topyekün bir savaştı; askeri, sivili, hocası, eşrafı, işçisi, köylüsü, kadını, erkeği, yaşlısı, çocuğuyla, kısaca bütün Anadolu halkıyla verilmiş topyekün bir savaştır. Türk milletinin hemen hemen her ferdinin bu savaşa katkıları, şükranla yadetmemiz gereken fedakarlıkları, terleri ve kanları vardır. Atatürk bu mücadeleyi bu halka güvenerek, ona inanarak başlattı.
"Allah, devletimize zeval vermesin" duasını dilinden düşürmeyen dindar Anadolu halkı, kendisine vurulmak istenen esaret zincirini kırmak, ezan sesini çan sesine boğdurmamak için, şartlar ne kadar olumsuz şart olursa olsun, silaha sarılmış ve elinden gelen çabayı sarfetmiştir.
Mehmetçik
Mehmetçik... Millî Mücadelenin isimsiz kahramanları... Onun için ne söylesek yetersiz, ifadelerimiz onu anlatmakta cılız kalır... Merhum Mehmed Akif bile onunu için "Gel seni tarihe gömelim, desem, sığmazsın" ifadesini kullanmıyor muydu? Onlar vatanımızın bağımsızlığı için hayatlarını ortaya koydular; milletin kurtuluşu için cepheden cepheye koştular.
Yarı aç, yarı çıplak Sakarya'da, Anafartalar'da, İnönü'de, Dumlupınar'da, Kars'ta, Ardahan'da Mehmetçiğin çırpınışını görüyoruz. Büyük Taarruz'un sonunda, 30 Ağustos'da zaferini ilan ederken adındaki tazelik, kişiliğindeki civanmertlik ile alnı açık dimdik ayakta duruyordu, o. Çünkü o, Mehmetçik'ti.
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Millî Mücadele yıllarının en önemli olaylarından biri, Ankara'da 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılarak yeni bir hükümetin kurulmasıydı. Esasen Millî Mücadele'nin kurumsal temeli TBMM'dir.
İlk Meclisi oluşturan milletvekillerinin sayısı 337'yi buluyordu. Bu üyelerin bir kısmını, kapatılan Osmanlı Meclisi Mebusanı üyelerinden kaçarak Ankara'ya gelenler, bir kısmını da yeni seçilenler oluşturuyordu.
İlk Meclis'in tutanaklarını gözden geçirirken rastlamıştım. Büyük Millet Meclisi'nin 9 Mayıs 1920 tarihli oturumunda, Meclis Başkanlığına bir önerge veriliyor. Deniyor ki, Bursa mebuslarından Mustafa Fehmi Bey (bilahare ilk Şer'iye ve Evkaf Vekili olacaktır), Meclis'e katılmak üzere, vasıta bulamadığı için yaya olarak İstanbul'dan kaçıp on beş gün kadar çarıkla yürüyerek gelmiş, bu nedenle sağ ayağının tırnakları dökülmüştür; uzun süre tedaviye muhtaçtır, arkadaşımız izinli sayılmalıdır.
Gerçek şu ki, Millî Mücadele'nin zafere ulaşmasında Millî Meclisin fedakar üyelerinin katkısı büyüktür, çabaları her türlü takdirin üstündedir. Bu yıllara ait Meclis tutanaklarını gözden geçirirsek, milletin bağrından çıkmış olan TBMM'nin bu yıllarda en çok üzerinde durduğu, gündemini en çok işgal eden iki konuyu görürüz: Cephelerde verilen mücadele ve ülkenin dini sorunları.
... Ve Din Adamları
Millî Mücadele'de din adamları çok önemli roller üstlenmişlerdir. Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında çıkan iki eser (Kurtuluşun ve Cumhuriyetin manevî Mimarları ile Millî Mücadele'de Din Adamları) bile bize bu konuda yeterli bilgi vermeye kafidir.
Vatan savunmasında kendilerini mesul sayan din adamları, Millî Mücadele'de bütün gayretlerini ortaya koydular. O yıllarda Kilikya Garp Umum Kumandanı olan Sinan Tekelioğlu'nun söylediği gibi, "Maddi imkanların yok olduğu yerde insanların yapılmaz zannedilene el atabilmesi, ancak ruh ve iman kuvveti ile mümkün oluyor. Bunu da, halkta yaratabilen yegane menba din uleması idi. Bu tabirin içine Müftüden en ücra köydeki İmama kadar hepsi dahildi. Bilhassa köylerde yorgun, harbden bıkmış, muayyen yaş haddi içinde erkek nüfusunu kaybetmiş halkı, yeni bir mücadelenin imkanına ve zaruriliğine inandıracak tek kudret din adamları idi. Onlar, sadece telkin ve irşad ile kalmadılar, ellerine silah da aldılar, yaşlarına ve itiyadlarına rağmen en tehlikeli mevzilerde, harbi sanat edinmiş meslekten askerlerde hayranlık uyandıracak cesaret ve azimle dövüştüler (...)". (Kurtuluşun ve Cumhuriyetin manevî Mimarları, s. 117-118)
Gerçekten de din adamları ülke topraklarının istilası, mukaddesatın ayak altına alınması tehlikesi karşısında hem mahallî oluşumların, cemiyetlerin içinde ve başında yer almışlar, hem de fiili olarak cephelerde çarpışmışlardır. Toplantılarda yaptıkları konuşmalarla, camilerde vaaz ve hutbelerle halkın kurtuluş heyecanını diri tutmuşlardır. Ayrıca sayıları 337'yi bulan ilk Meclis üyelerinden 53'ünü (Tarık Zafer Tunaya, Devrim Hareketleri İçinde Atatürk, 2. baskı, İstanbul 1981, s. 212-213), din görevliliğini meslek seçmiş olsun olmasın, formasyon ve yetişme tarzı olarak ilmiye sınıfına mensup din adamları oluşturuyordu.
Bir hususa açıklık getirmek gerekir: Din adamlarının burada yaptığı, tarihte Batı dünyasında yapıldığı gibi, dini referans göstererek savaş kışkırtıcılığı yapmak değildi. Yabancılarca insafsız bir şekilde istila edilen kendi öz yurtlarının savunmasına teşvik söz konusudur. Bunu da, ruhani bir temsilci sıfatıyla değil, milletin birer ferdi olarak yerine getirmişlerdir.
Denizli Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi, Amasya Müftüsü Hacı Tevfik Efendi, Ömer Vehbi Efendi, Hadimli Mehmed Vehbi Efendi, Bolvadinli Vehbi Hoca, Abdullah Azmi Efendi, Mustafa Fehmi Efendi, Hoca Raif Efendi, Hafız İbrahim Efendi (Demiralay), Hüseyin Hüsnü Efendi, Hoca Şükrü Efendi (Çelikalay), Dersiam Ali Riza Efendi, Balıkesir Müftüsü Mehmed Nuri Efendi, Millî Mücadelenin manevî mimarlarından sadece birkaçıdır.
Şair ve mütefekkir kimliği yanında iyi bir hatip olan ve vaaz kürsülerinde yaptığı konuşmalarla, çıkardığı dergi ve gazetelerde yayınladığı yazılarla halkı mücadeleye çağıran İstiklal Marşımızın şairi Mehmed Akif Bey'i de unutmamamız gerekiyor. O, İstiklal Savaşında Anadoluyu dolaşarak düşman istilasına karşı halkı birlik ve beraberliğe çağırmış gerçek bir önderdir.
80 Yıl Sonra
Ülkemiz, geçen yüzyılın başında, bir dünya savaşında, bir cihan devleti olan Osmanlının yıkılışına şahit oldu. Akabinde son vatan parçası Anadolu toprakları müstevlilerce pâymal edilmek istendi; toprakları yer yer işgal edildi. Türk insanı için bu, kabul edilir bir durum değildi. Yedisinden yetmişine her vatan evladı yekvücut oldu; her şeyini ortaya koyarak cephelere koştu. Her türlü zorluğa göğüs gerdi. Nihayetinde öz yurdunu düşman işgalinden kurtardı. Ve bu olay üzerinden şimdi yaklaşık 80 yıl geçti. Mücadeleyi veren neslin bugünkü torunları olan bizler, şimdi yeni bir çağın başında bulunuyoruz. Acaba 80 yıl önce vuku bulan bir mücadeleden hangi mesajları taşıyabiliriz günümüze?
Başta şunu hatırlamamız gerekiyor. Bize bir kurtuluş savaşı vermeyi de gerektirmiş olan Birinci Dünya Savaşında iki cephe halinde ölesiye çarpışmış olan dünya devletlerinden birçoğu, savaşın üzerinden fazla bir zaman geçmeden aralarında dostane ilişkiler kurdular. Sosyal ve ekonomik alanlarda hızlı bir kakınma içine girdiler. Teknolojik gelişmeler birbirini kovaladı. Bu arada dünya barışını sağlama doğrultusunda da çabalar sarfedildi. Bu bağlamda uluslararası sözleşmeler aktedildi. Sıcak savaşların ortadan kaldırılması için çalışmalar oldu. Günümüze doğru geldikçe, farklı din ve ırklara mensup toplumlara, devletlere daha hoşgörülü yaklaşım içine girildi. Bütün bunlara rağmen yeryüzünde o günden bugüne savaşlar, çatışmalar, katliamlar eksik olmadı. Afganistan'da, Körfez'de, Bosna Hersek'te, Azerbaycan'da, Kosova'da, Çeçenistan'da ve dünyanın diğer yerlerinde yaşananlar zihnimizde halen tazeliğini muhafaza ediyor.
Bize gelince... Türkiye Cumhuriyeti devleti olarak, genel bir dış siyaset olarak barışı ön plana çıkardık. Komşularımızla ve dünya ülkeleri ile iyi ilişki yollarını aradık. Ekonomik ve kültürel işbirlikleri yaptık. Dışa açılmaya çalıştık. Bilindiği gibi bugün Avrupa Birliğine aday ülke durumuna geldik. Dün çarpıştığımız ülke insanlarının bugünkü torunlarıyla hasmane bir hesaplaşmanın içine girmemiz elbette söz konusu olamazdı. Dostlukların da, düşmanlıkların da ezeli olmadığı gerçeğini hatırlamamız gerekiyor. Barış yolunu tercihimiz, düşmanlık besleyenlere karşı tedbir almamıza elbette engel teşkil etmiyor.
Burada esas üzerinde durmak istediğim, yeni bir yüzyılın başında çeşitli yönlerden millet olarak bizim geldiğimiz noktanın, o mücadeleyi veren nesle layık olup olamadığı noktasındadır.
Geçen süre içinde elbette her bakımdan mesafeler kat ettik; bunu öncelikle vurgulamamız gerekir. Ancak, şu soruları da kendimize sorup bir öz eleştiri, milletçe bir nefis muhasebesi yapmamız gerekiyor: Ekonomik ve kültürel kalkınmışlık açısından acaba çağdaş dünyayı yakalayabildik mi? Ceddimizin canı pahasına bize emanet ettiği bu topraklarda bizzat Atatürk'ün işaret ettiği çağdaş medeniyet düzeyini yakalayabildik mi? Yoksulluk çemberini kırabildik mi? Milletimizin genel refah düzeyini arzu edilen noktaya getirebildik mi? Soruları çoğaltabiliriz. Konuya bu açıdan yaklaşınca, söz gelimi, yüce bir ideal uğruna, çarıkla İstanbul'dan Ankara'ya yaya yürüyen mebusa karşı bir mahcubiyetimiz söz konusu mu, değil mi? Bu ve benzeri soruların cevabı üzerinde kafa yormak zorundayız.
Ne yazık ki, en azından şu soruların cevabında ecdadımıza karşı boynumuzun bükük kalacağını zannediyorum. Biz başta, kendi aramızda birlik ve beraberliğimizi sağlayamadık. Birbirimizle konuşup, birbirimizi anlamak yerine, bir arada sulh içinde yaşamanın yollarını aramak yerine, üzerinde buluşacağımız ortak paydalar oluşturmak yerine; farklı yönlerimizi birer çatışma alanı değil, birer zenginlik telakki etmek yerine, sürtüşmeler, kavgalar, gürültüler, anlaşmazlıklar, ayrılık gayrılıklar aramızda sürüp gitti.
Halkımızın genel ve dinî yönden cehaletine tam anlamıyla son veremedik. Halbuki Kurtuluş Savaşını zafere ulaştıran ilk TBMM, savaşı bitirir bitirmez kendine yeni bir hedef tayin etmişti: Bu kez sefalet ve cehaletle mücadele! Başka yazılarımda belgeleriyle yazmıştım. Daha Kurtuluş Savaşı verilirken söz konusu Meclis, İslam'ın gerçek yüzünü millete yansıtmak üzere ideal din eğitimi ve din hizmeti verebilmenin yollarını aramaya başlamış, bu doğrultuda ciddi ve samimi gayretler içine girmişti. Onlara göre toplumun inanç yönünden boşluk içinde kalması, dini cehalet içinde olması kadar tehlikeli bir durum olamazdı. Hazindir ki, 80 yıl sonra biz bu konularda hâlâ arayış içerisindeyiz. Bu durum Kurtuluş Savaşını veren neslimize, şehid ve gazilerimizin ruhaniyetlerine karşı elbette bizi mahcubiyet içerisinde bırakıyor.
Tarih Şuuru ya da Tarihten Ders Almak
İnsanlar geçmişini, tarihinde neler olup bittiğini öğrenmek ister. Çünkü sahip olduğumuz değerlerin kaynağı eskilerdedir, tarihtedir. Millet olarak bu güne nasıl geldiğimizi, ne gibi evrelerden geçtiğimizi tarihten biliriz. Kaldı ki biz, eski ve köklü gelenekleri olan bir milletiz. Dolayısıyla sağlam bir tarih şuuru, tarih bilincine sahip olmalıyız. Geçmişte olanları yorumlayabilme, onlardan ders çıkartabilme meziyetine sahip olmalıyız. Günümüzü iyi değerlendirmekte, geleceğe sağlam adımlarla yürüyebilmekte tarih bize ışık tutacaktır. Geleceğe ışık olması için tarihin tesbit ve tenkit görevi vardır; ancak tarih, cezalandırmak ya da mükafatlandırmak maksadını taşımamaktadır.
Tarihte cereyan eden olaylara bakarak bir bölümü "ak", diğer kısmını "kara" diye yargılamak, ya da "bütün kötülükler şu dönemde, bütün güzellikler ise bu dönemde" şeklinde bir bakış açısını ön planda tutmak, tarih ilmi açısından isabetli olmaz. Çünkü bu tür genellemeler, koyu tarafgirlerin başvurduğu ucuz bir yöntemdir. Halbuki tarihi her olayı kendi dönemi ve şartları içinde değerlendirmek gerekiyor. Tarihe soğukkanlı ve objektif bakmak zorunluluğu vardır. Olayları sebep-sonuç bağlamında değerlendirmek zorundayız. Önyargılı baktığımız zaman çoğu kez hata edebiliriz. Tarihe ilmin ve belgelerin ışığında bir yaklaşım son derece önemlidir. Varsa, yapılan hatalardan ders çıkarırız, tarihe not düşeriz. Ne varki belli düşünce kalıpları içinde kalmış insanların, bu huylarından vazgeçmeleri de kolay olmamaktadır.
Hiç kimse tarihi inkar etmekle mazisiyle olan bağından kurtulmuş olamaz. Ancak, tarihte olanlara takılıp kalırsak medeniyet yarışında sözümüzün olamıyacağını unutmamamız gerekiyor.
Bu bilgiler çerçevesinde şunu söyleyebiliriz: Tarihimizi bir bütün olarak ele almak, aklı selimin gereğidir. Biz, tarihimizin ne Cumhuriyet dönemini, ne de Osmanlı ve daha önceki dönemlerini dışlayıp reddedebiliriz. Bunlar ayrı ayrı değil, birbirinin tamamlayıcısıdır. Bir dönemini beğenmek, ötekisini reddetmeyi gerektirmez. Tarihi şahsiyetler için de durum aynıdır. Unutmamamız gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı mirasının üzerinde inşa edildi. Dolayısıyla birini küçümsemekle, diğerini de küçümsemiş olmak gibi bir yanlışlığın içine düşebiliriz.
İki yıl önce Cumhuriyetin 75. yılını kutladıktan sonra geçen yıl da Osmanlı Devletinin 700. kuruluş yılını devlet ve millet olarak kutladık. Böyle yapmakla da tarihimize sahip çıktığımızı ortaya koyduk. Bu sevindirici bir durumdur. Çünkü Osmanlı, tarihimizdir, mazimizdir, medeniyetimizdir. Genç kuşağımızın tarihimize olan ilgisi, merakı, öğrenme gayreti de sevindirici ve ümit vericidir.
Dua ile...
Yazımı dua ile bitirmek istiyorum.
Millî Mücadele'ye, Kurtuluş Savaşı'na katılıp şehit veya gazilik mertebesine erişmiş, neferinden en yüksek kumandanına kadar bütün mücahit ve mücahideleri, ilk Millî Meclis'in fedakar üyelerini; Selahattin Tansel'in ifadesiyle (Mondros'tan Mudanya'ya), Batı Anadolu'nun bağrı yanık delikanlısını, Kastamonu'nun duygulu gelinini, Karadeniz'in titiz kayıkçısını, Güney'in ve Güney Doğu'nun esmer tenli yiğidini, Doğu Anadolu'nun çileli halkını, Orta Anadolu'nun fedakar erkek ve kadınını; efeleri, zeybekleri, müftüleri, vaizleri, imamları, hatipleri, öğretmenleri; Türk Kurtuluş savaşının isimli isimsiz, büyük küçük her yaş ve meslekten, her bölge ve beldeden kahraman mücahid ve mücahidelerini, mübarak şehid ve gazilerimizi, hayatlarını boynu bükük dul ve yetim olarak tamamlamış cefakar neslimizi; kısacası mücadelenin maddi ve manevî mimarlarını dua ve minnetle yadediyoruz. Siz ayrıca, özel olarak kendi dede ve ninelerinize, isimleriyle yadedip, Fatihalarınızı gönderiniz. Ben de, izninizle, gazi dedemi burada hususen hayırla yadetmek istiyorum. O, binlerce emsali gibi, daha çocuk yaşta İstiklal Savaşında cepheye koşmuş, başta açlık ve yokluk olmak üzere birçok sıkıntıya düçar olmuş, yaralanmış; bilahere kendisine ita edilen İstiklal Madalyasını bir şeref vesikası olarak gururla taşımış, bereketli ama mahzun bir ömrün sonunda, 90 küsur yaşlarında Rahmet-i Rahmana kavuşmuş nur yüzlü dedemi, ona eş olma bahtiyarlığını kazanmış, dilinden duasını eksik etmemiş sevgili ninemi minnet ve dua ile yadediyorum. Makamları cennet olsun.

Dr. Mehmet Bulut



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97