Dergi Kategorileri
AÇIK OTURUM
AÇIKLAMA
ANALİZ
ARAŞTIRMA-İNCELEME
AYIN İÇİNDEN
AYIN KONUSU
BASIN TOPLANTISI
BASINDA DİN DİYANET
BAŞYAZI
BELGESEL
BİLİM
BİR AYET BİR YORUM
BİR HADİS BİR YORUM
CAMİLERİMİZ
DEĞERLENDİRME
DENEME
DİN GÖREVLİSİNİN HATIRA DEFTERİNDEN
DİN VE AHLAK
DİN VE BİLİM
DİN VE ÇEVRE
DİN VE EĞİTİM
DİN VE KÜLTÜR
DİN VE SAĞLIK
DİN VE SOSYAL HAYAT
DİN VE TARİH
DİN VE TOPLUM
DİN-DÜŞÜNCE-YORUM
DÜNDEN BUGÜNE
EDEBİYAT
EDİTÖRDEN
EKONOMİ
ELEŞTİRİ
FIKIH KÖŞESİ
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ
GEZİ
GÜNDEM
GÜNDEMİN İÇİNDEN
GÜNÜN İÇİNDEN
HABERLER
HAYATIN İÇİNDEN
HUTBE
İNANÇ VE İNSAN
İNSAN VE HAYAT
İZLENİM
KADIN VE AİLE
KAİNATIN DİLİNDEN
KAPAK GÜNDEM
KİTAP TANITIMI
KONFERANSLAR
KÜLTÜR
KÜLTÜR VE SANAT
KÜLTÜR VE TOPLUM
KÜRSÜDEN
MERHABA
MÜFTÜLÜKLERDEN
NOSTALJİ
ÖRNEK HAYAT
ÖRNEK VAAZ
PORTRE
RÖPORTAJ
SAĞLIK
ŞİİR
SÖYLEŞİ
SÖZÜN ÖZÜ-BERCESTE BEYİTLER
TANITIM
TARİH
TOPLANTI
TOPLUM
TOPLUM VE AHLAK
TOPLUM VE BİLİM
VATAN SEVGİSİ
YARIŞMA
ZİYARET
Dergi Sayıları
Diyanet Dergisi >> 143. Sayı >> DİN VE TOPLUM >> Ayıp ve Kusurların Araştırılmasının Dini Boyutu

Ayıp ve Kusurların Araştırılmasının Dini Boyutu

Sözlükte eksiklik, leke, kusur, utanç veren söz ve davranış anlamına ge- len ayıp, bir ahlâk terimi olarak İs- lâm toplumunun ortak ve objektif ahlâk kurallarına aykırı olan, başkaları tarafın- dan kınanan tutum ve davranışlar demek- tir.(1) Başka bir ifade ile ayıp; bir insanın, ahlâk, din veya daha genel anlamıyla ka- musal ya da toplumsal değerlere ve anlayışa aykırı olarak sergilediği ve duyulmasını arzu etmediği davranış veya tutuma denir. Ayıp olarak görülen bir davranış, genellikle, be- nimsenen ve yararına inanılan sosyal kural- ların ihlâline yol açtığı için, hukukî bir yap- tırımı bulunmasa bile ayıplama ve yerme di- ye adlandırılan dinî-sosyal yaptırımlarla kar- şılaşır ve bunlar o kimsede pişmanlık ve utanma duygularını doğurur ve kişinin bu ku- surlarını düzeltmesine vesile olur. İnsan yaratı- lışı itibariyle doğru, isabetli davranışlar sergile- meye elverişli olduğu gibi zaman zaman isteyerek ya da istem dışı hata, kusur ve ayıp olarak nitelendirilebi- lecek türden davranışlar sergilemeye de müsaittir. İslâmî öğretide, haya ve edep duygusu, dinin vazgeçil- mezi olan imân ile ilintilendirilmiş ve bu duygu mü’minin zi- neti kabul edilmiştir. Buna karşın haya ve edepten nasipsizlik ise, genelde İslâm, özelde imânı istenilen düzey ve derecede özümsememeye bağlanmıştır. Nitekim bu hususlar, Hz. Pey- gamber (s.a.s.)’in, “Haya İmândandır.”(2) sözüyle temellendiri- lebilir. Dini, ideolojisi her ne olursa olsun ahlâkî ve insanî değer ve faziletlerin, dejenere olduğu, erdem ve faziletin özlemle arandığı çağımızda Hz. Peygamber’in bu sözünde anlamını bulan hayaya birey ve insanlık alemi olarak ne kadar da muhtacız. İlimde, siyasette, bi- reysel ve toplumsal hayatımızda haya duygusuna, ne derece muhtaç olduğumuzu insaf sahibi ve ahlakî değerler adına güzeli hedefleyen her insan ka-bullenecektir. Haya, insanı insan yapan değerlerin içselleştirilmesi başka bir deyimle öznelleş- tirilmesidir. Haya, vizyon-gönül, gönül-vizyon birlik- telik ve diyalogunun dışa yansımasıdır. fiu kadar var ki, hayasızlığın toplumda yayılmasını isteyenler, o topluma karşı en büyük saygısızlığı işlemiş olurlar. Kur’an-ı Kerim’de, “Müminler arasında hayasızlı- ğın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve ahirette can yakıcı azab vardır.”(3) buyurulmaktadır. İnsanlara iftira etmek, onlara ahlâksızlık isnadında bu- lunmak da hayasızlığın bir başka türüdür. Bütün hak dinlerin temel hedefi, ahlâk ve erdemin öncelikli oldu- ğu toplumsal bir yapı kurmak olmuştur. Nitekim Hz. Peygamber’in “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”(4) hadisi de İslâm’ın ahlaklı bir toplum öngördüğünün belli başlı esaslarındandır. Ayrıca alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in ahlâkına, Kur’an’da vurgu yapılması, onun ahlâkının ön plana çıkarılması, İslâm’ın bu konudaki anlayışına ışık tutacak ve yön verecek yegane argümanlardır. Öy- le ya, ahlâksızlığın, fıtratı bozulmamış toplumlarda kabul görmesi mümkün mü? Ahlâkı güzel kimseler, tarihi süreç içinde kendilerinden hep övgüyle söz edi- len insanlar değil midir? Onları ölümsüzleştiren ve bu övgüye layık kılan ne fizikî yapıları ne zenginlikleri ne de bulundukları makam olmuştur. İnsan her ne kadar Allah’ın mükemmel bir biçim- de yarattığı varlık olsa da zaman zaman bilerek ya da bilmeyerek hata, kusur ve ayıp olarak nitelendirilebilecek türden davranış ve tutumlar sergileyebilir. Ömür sürecinde hemen herkesin bu tür bir davranış veya tutum sergilemesi olağandır. Zaten Hz. Peygamber, “Bütün insanlar hata yapar, hata yapanların en hayırlısı ise hatasından dönendir”(5) sözüyle bu hususa dik- kat çekmiştir. İslâm’da kişilerin sergilemiş olduğu bu tür menfi davranışların, araştırılması ve ifşa edilmesi değil, örtülmesi teşvik edilmiş, emredilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bir kul bu dünyada başka bir kulun ayıbını örterse, kıyamet gününde Allah da onun ayıbını örter.”(6) buyurmuştur. Herkesin anasından, babasından ve bütün yakınlarından, dostlarından kaçacağı,(7) herşeyin ayanbeyan meydana çıkacağı o büyük günde(8) her insanın ortaya çıkmasını hiç de istemediği ayıp ve kusurları olabilir. Eğer o gün ayıp ve kusurlarımızın kapanmasını arzu ediyorsak, bugün ayıplarının kapanmasını isteyen insanlara yardımcı olmamız gerektiği bilinciyle hareket etmeliyiz.

Sergileyeceğimiz davranışların dünyevî ve ahlâkî bo- yutu bir tarafa uhrevî boyutta da birtakım kazanımlar elde edeceğimizi asla göz ardı etmemeliyiz. fiunu unutmayalım ki, o gün, bu tür kazanımlara ifade ede- meyeceğimiz derecede muhtaç olacağız. Gerçek şu ki, o gün bu günden kazanılır, bu günden kaybedilir. Ne kadar ayıp ve kusur örtebilirsek, o gün o kadar ayıp ve kusurumuzun örtüleceğini düşünmeliyiz. İnandığımız kutsal değerler ekseninde ayıp ve kusurları ifşa etme- nin değil örtmenin erdem olduğunu asla unutmamalı- yız. Dinimiz İslâm, insanların ayıp ve kusurlarının araştırılmasını, onların gizli hal ve özel hayatlarının deşifre edilmesini yasaklamıştır. Buna karşın, dinimiz, bir kimsenin ayıplarını, kusur ve hatalarını örtmeyi ah- lâkî bir fazilet olarak telakki etmiştir. fiu kadar var ki, örtülmesi istenilen ve Allah’ın da kıyamet gününde örteceği ayıp, kusur ve hatalar, kul hakkına taalluk et- meyen, zulüm ve haksızlık olmayan, söylenilmesi ha- linde kimseye fayda sağlamayan türden ayıp, hata ve kusurlardır. Bu tür günah, hata veya kusurlara muttali olanların bunları gizlenmesi dinen caiz değildir. Çün- kü bu tür günah ve kusurların gizlenmesinde, başkala- rının mağduriyeti söz konusudur. Dinimiz, hata, kusur veya kuralları ihlal eden kim- selere öngörülen yaptırımların uygulanması esnasında dahi, İslâm,’ın “rahmet ve insanın saygınlığı” pren- siplerinin göz önünde bulundurulmasını önerir. Akta- racağımız şu olay bu gerçeği yansıtmaktadır. Hz. Pey- gamberin huzuruna şarap içmiş bir adam getirilmiş, Resûlullah da gerekli cezanın tatbik edilmesini emir buyurmuştu. Hadisi nakleden Ebû Hureyre söze şöyle devam ediyor: Bizden bu kimseye eliyle vuran, ayak- kabısıyla vuran ve elbisesiyle vuranlar oldu. Had tat- bik edildikten sonra adam ayrılıp gidince, sahabeden birisi; Allah seni kahretsin, rezil etsin, dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.), “Böyle söylemeyiniz, onun aleyhine şeytana yardım etmeyiniz.”(9) buyurdu. Alem- lere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber, şarap içip kendisine had cezası uygulattığı bir kimseye, sa- habenin beddua etmesine, kötü söz söylemesine karşı çıkmış, izin vermemiştir. İşlediği bir suçtan dolayı cezalandırılan bir kimseyi, ayrıca sözle kınamayı ve ona hakaret edilmesini tasvip etmemiştir. Çünkü bu davranış, insanın saygınlığına, şefkat ve merhamete aykırıdır. Ayrıca bir mü’minin küçümsenmesine ve kınanmasına şeytan sevinir. Zira böyle bir ha-karete maruz kalan insan, topluma karşı menfi bir tu- tum içine girer, insanlarla ilişkilerini keser, şeytan da onu kötülük işlemeye sevkeder. İslâm toplumunda insanlar, yuvalarından, özel ha- yatlarından ve kendilerinden emin olarak yaşarlar. Hangi sebeple olursa olsun, şahısların dokunulmazlı- ğını çiğnemek, aile mahremiyetlerini ortadan kaldırıcı harekette bulunmak yasaklanmıştır. İslâm bir taraftan başkalarının ayıp ve kusurlarını tecessüs etmeyi ya- saklarken, diğer taraftan kişilerin özel hayatlarının araştırılmasına da izin vermemiştir. Buna göre bir müslümanın evine girilip hâl ve durumu tecessüs edi- lemez. Nitekim “Ey inananlar! Zandan kaçınınız, zira zannın çoğu günahtır. Bir kimsenin noksanını ve ayıbını araştırmayınız.”(10) âyeti tecessüs yasağını dile getirmektedir. Bu âyette, insanların noksanlarının araştırılması, hatalarından bahsedilmesi, gizliden giz- liye şahsî hayatındaki sırlara vâkıf olmaya çalışılması yasaklanmıştır. Başkalarının üzerine perde çekilmiş hallerini araştırmak, o perdenin arkasına uzanarak ki- min ne ayıbı var, kimin ne kusuru var, kimin ne biçim gizlenmiş hataları var diye öğrenmeye çalışmak, ol- gun bir mü’minin sergileyeceği tavır değildir. Elmalı- lı merhum bu âyette yer alan tecessüs yasağını şu şe- kilde yorumlamaktadır: “Tecessüs etmeyin”den mak- sat; mü’minlerin eksikliklerini bulacağız, açık delil ve emareler elde ederek zan ve yakîn husule getireceğiz diye casus gibi inceden inceye yoklayıp araştırmayın da zâhiri olanı tutun. Allah’ın örttüğünü siz de ör- tün.”(11) Zira insanların haysiyetine dokunan hareket- lerden biri de başkalarının ayıplarını aramak, onları şurada burada söylemektir. İnsan, zaman zaman kendi kusur ve ayıplarını unutup, başkasının ayıp ve kusur- larını araştırmaya koyulur. Başkalarının eksiklerini araştırmaya kalkışmak da ahlâklı insanın işi değildir. Tecessüsün yasaklanmasının sebeplerinden birisi de herkesin kendi evinde emniyet ve huzur içinde yaşa- masını temin etmek; kişileri tedirgin etmemek, onları fitne ve fesâda sürüklememektir. Toplumu teşkil eden bireylerin evlerinde dahi güven ve huzur içinde bulun- mamaları, herkesin birbirinden şüphe etmesi, toplum- sal bir güvensizlik ve huzursuzluk ortamının haberci- sidir. Böylesine üyelerinin birbirine kuşku ile baktığı toplumda, fitne, fesat kaçınılmaz hale gelecektir. Nite- kim Hz. Peygamber de “Müslümanların ayıplarını, gizli hallerini araştırmaya çalışırsan, onları ifsâd eder veya ifsâda yaklaştırmış olursun”(12) sözüyle, bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Resûlullah (s.a.s.) bir gün minbere çıkarak; ayıp araştıranların zayıf imânlı kişiler olduğuna işaretle sözlerine şöyle devam etti:“Ey diliyle inanıp henüz kalplerine imân girmemiş olanlar! Müslümanların gıybetini yapmayınız. Onların ayıplarını araştırmayı- nız. Kim onların ayıplarını araştırırsa Allah da onla- rın ayıplarını araştırır. Allah kimin ayıbını araştırırsa onun evinin içinde dahi ayıbını açar, perişan eder.”(13) Yine Hz. Peygamber, ayıp ve kusurların örtülmesi ko- nusunda, “Kim müslüman kardeşinin ayıbını görür de onu örterse diri diri kabrine gömülmüş bir yavruya can vermiş gibi olur.”(14) buyurdu. Nakledilen hadis- ler, ayıp ve kusurların araştırılması veya örtülmesi ko- nusunda takınacağımız tavır hususunda bize yeterli fi- kir vermektedir. Ayıp ve kusurların araştırılması konusunda, Hz. Ömer’in (r.a) başından geçen şu olay, oldukça ilginç- tir. Nakledildiğine göre Hz. Ömer, Medine’de gecele- yin kontrol görevi yaparken, evinde şarkı söyleyen bir adamın sesini işitmiş, duvardan aşıp içeriye girmişti. Eve girdiğinde, erkeğin yanında yabancı bir kadın ve içki bulunduğunu görünce: “Ey Allah’ın düşmanı, sen günah işleyeceksin de Allah seni gizleyecek mi sandın?” dedi. Adam ceva- ben: Acele etme, ey mü’minlerin emiri! Ben bir günah işledim, sen ise üç hususta günah işledin. Allah: “Bir- birinizin gizli ve ayıp hallerini araştırmayınız (te- cessüs)”(15) buyuruyor. Sen, aksini yaptın; Allah “Ev- lere kapılarından giriniz.”(16) buyuruyor, sen ise du- vardan aşıp girdin; yine Allah: “Ey İmân edenler! Kendi evlerinizden başka evlere, izin almadan, ses- lenip sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz.”(17) buyuruyor, oysa ki sen, benim evime izinsiz girdin, demiştir. Bu cevap üzerine Hz. Ömer: “Ben seni affe- dersem, sen de beni affeder misin? demiş, adam “evet” deyincede oradan uzaklaşmıştır.(18) Bu olaydan anlaşılmaktadır ki, sadece bireyler değil idare de yasal bir gerekçe ve zorunluluk bulunmaksızın insanların gizliliklerini araştırıp hatalarını öğrenip arkasından da selam vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha iyidir.”(19) Âyeti bu yasağın temelini teşkil etmektedir. Kişinin işlemiş olduğu günah, ayıp veya kusurları başkalarının açığa vurmaması dinimiz tarafından öne- rilirken hatta emredilirken bu tür davranışlarda bulu- nan kimselerin de kendi ayıp ve kusurlarını lakayt bir şekilde topluma açıklamaları uygun görülmemiştir. Zira Resûlullah (s.a.s.), İşlediği günahları açığa vu- ranlar dışında, ümmetimin tamamı affedilmiştir. Bir adamın gece kötü bir iş yapıp Allah onu örttüğü halde sabahleyin kalkıp: Ey falan! Ben dün gece şöyle şöyle yaptım, demesi, âşikâre işlenmiş günahlardandır. Oy- sa kişi, Rabbi kendisinin kötülüğünü örttüğü halde geceyi geçirmişti. Fakat o, Allah’ın örttüğünü açarak sabahlıyor.”(20) buyuruyor. Günah işlemek, kusur ve hata yapmak, sevilmeyen, arzu edilmeyen ve sahibine de hiçbir fayda sağlamayan sadece kötü görülmesine ve bayağı sayılmasına sebep olan bir durumdur. Du- rum böyle iken gizli kapaklı bir yerde işlenen ve Al- lah’tan başkasının bilmediği, bir anlamda Allah’ın da örttüğü bir günahı, faziletmişcesine ortaya dökmek ve başkalarına anlatmak, dinî açıdan tasvip edilmemiş hatta böyle davranan kimselerin Allah’ın bağışlaması- nın dışında kalacakları ifade buyurulmuştur. Böylesi- ne ağır bir manevî müeyyidenin öngörülmesi, işlenen günahın toplumda yaygınlaşmasını, onun normal bir davranış olarak algılanmasını önleme amacına yöne- liktir. Nitekim İslâm ahlâkçıları da ayıp sayılan dav- ranış ve tutumları, herkesin gözü önünde işlemenin gizlisine göre daha kötü bir davranış biçimi olduğunu ısrarla belirtmişler, kişinin ayıplarını insanlardan sak- lamasının ve toplumun da bu tür davranışlar karşısın- da duyarlı olmasınının önemi üzerinde durmuşlar- dır.(21) fiu kadar var ki, İslâm ahlakına göre, ayıplanma veya başka herhangi bir baskıya maruz kalma endişe- siyle kötülükten kaçınmak kişiye fazilet kazandırmaz. Zira hiçbir ayıp Allah’a gizli kalmaz. “İçinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerdeki her şeyi, yerdeki herşeyi de bilir. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”(22) Âyeti bu husu- su dile getirmektedir. Hiçbir ayıp Allah’a gizli kalma- yacağına göre, insan öncelikle O’ndan haya etmeli ve imkan ölçüsünde kendi kusurlarını düzeltmelidir. Gü- nah ve kusurlarını başkalarına anlatanlar, günah işle- meleri bir yana diğer taraftan Allah’ı, Resûlünü ve mü’minleri adeta hafife almış, kötülüklerini iyilik, gü- nahlarını sevap, bayağılıklarını fazilet saymış olurlar. Oysa günah işleyen bir kimsenin, hiç olmazsa onu giz- li tutması, kendisini aşağılanmaktan kurtarır. Ayıp ve kusurların açıklanması, bu tür davranışlarda bulunan-larda haya duygusunun zamanla yok olmasına sebep olmaktadır. Ancak bu tür davranışların örtülmesi, dav- ranış sahiplerinin gördükleri şefkat ve merhamet kar- şısında kendilerine çeki düzen vermelerini teminde önemli bir etkendir. Ayıpların araştırılıp ortaya dökülmesi; insanları bir- birine düşürmekten, aralarında kin ve düşmanlık to- humları ekmekten, fenalıkların yayılmasından başka bir şeye yaramaz. İnsanların gizli kalmış kusurlarını açık- lamak, herkese duyurmak onların utanma duygularının yok olmasına, sosyal kontrolün azalmasına ve böylece ahlâksızlığın süratle yayılmasına da sebep olur. Pey- gamberimiz ve ashabı, kimsenin ayıplarını araştırma- mış ve araştıranları da şiddetle kınamıştır. Peygamberi- mizin; “Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez.”(23) uyarısını da hiç bir zaman unutmamak gerekir. Ayıp ve kusurların örtülmesinde, Resûlullah (s.a.s.)’ın takip et- tiği metod konusunda bir fikir vermesi açısından şu ha- dise de oldukça ilginçtir. fiöyle ki, Mâiz’in zina yaptı- ğını gören ve onu ikrara teşvik eden şahsa Peygamber (s.a.s.), “Keşke onu elbisenle örtseydin (de görmesey- din). Bu senin için daha hayırlı olurdu.”(24) buyurmuş- tur. Bu ifade, ayıp ve kusurların deşifre edilmemesine en güzel delil ve örnek olsa gerek.

1- Çağırıcı, Mustafa, “Ayıp”, DİA.
2- Buhârî, İmân, 3.
3- Nûr, 19.
4- Muvatta, Hüsnü’l-huluk, 8.
5- Tirmizi, Sıfatü’l-Kıyamet, 49.
6- Müslim, Birr, 72. Ayrıca bkz. Buharî, Mezâlim, 3; Ebu Davûd, Edeb, 38.
7- Abese, 34-36.
8- Mü’min, 16.
9- Buhârî, Hudûd, 4,5.
10- Hucurât, 12.
11- Elmalı’lı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4473
12- Ebû Dâvûd, Edeb, 37.
13- Ebu Davûd, Edeb, 35. Ayrıca bk. Tirmizî, Birr, 85.
14- Ebû Davûd, Edeb, 38.
15- Hucurât 12.
16- Bakara 189.
17- Nûr 27.
18- Elmalılı, VI, 4473-4474; Mevdûdi, Tefhîmü’l-Kur’an, VI, 453.
19- Nûr, 27.
20- Buhâri, Edeb, 60; Müslim, Zühd, 52.
21- Çağırıcı, “Ayıp”, DİA.
22- Âl-i İmrân, 29. Konu ile ilgili şu âyetlere bkz. Âl-i İmrân, 5;İbrâhîm, 38; el-A’la, 7; el-Mümtahıne, 1.
23- Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâmet, 53.
24- Ebû Davûd, Hudûd, 7; Muvatta, Hudûd, 3; Müsned, V, 217.

Dr. Yaşar Yiğit - Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı



247 246 245 241 240 239 238 237 236 235 234 233 232 231 230 229 214 144 143 142 141 140 139 138 137 136 135 134 133 132 131 130 129 128 127 126 125 124 123 122 121 120 119 118 117 116 115 114 113 112 111 110 109 108 107 106 105 104 103 102 101 100 99 98 97